Son Dakika


Yalvaç ile genel tarih üzerine bir şey yazmak istediğimde özellikle kaynakları doğrudan paylaşmak zorunda kalıyorum. Çünkü insanların daha önce duymadıkları şeyleri paylaşınca ilk kez duyunca bir tepki duyguları geliyor. İlginç ve hiç duyulmamış bir şeye karşı bu normal bir durum.
Şimdi Yalvaç bölgesinde yaşayanların terk ettiği bir köyden bahsedeceğim.
Köyün adı KAPLU GERDE 1522 yılında terkedilmiş, yüzlerce dönüm arazisini köylüler bırakıp gitmişler.
Devletin resmi kaydı; Osmanlı Arşivleri 121 Numaralı Tapu Tahrir Defteri Sayfa: 361 Osmanlı Türkçesi’nden okunuşu aynen şu şekilde: “Mezraa-ı Kaplu gerde ve mürasele olan reayası sürhser ve perakende olmağın mezraa kızıl olundı tımarı mezburin”
Anlamı: “Kaplugerde mezraasının bağlı reayası sürhser (Kızılbaş/Safevî tarafına bağlı) olup dağıldığından burası boşalarak mezraa hâline geldi, mezraanın geliri adı geçen timara yazıldı.”
Yani köy Kızılbaş olduğu için terkedildi.
Bu bahsi geçen bir cümleyi bile anlayamayan, benzer konularla bölgeyi tanımayan, yanlış yorumlayanlar yüzünden maalesef bilgi kirliliği yaşanmaktadır. Bu kayıt ne diyor önce onu netleştirelim.
Kaplugerde köyünde reaya yani vergi veren ahali, yani köy halkı SÜRHSER OLUP diyor.
“Sürhser” ise Farsça kökenli bir kelimedir, “sürh” = kırmızı, “ser” = baş demektir.
Yani kelime anlamı “kızıl baş”tır. Özellikle İran ve Safevî çevrelerinde kullanılan bir tabirdir.
“Kızılbaş” Sürhser başa takılan kırmızı bir serpuştan adını alır.
“Kızıl başlı” yani başında kızıl renkli taç, börk veya sarık taşıyan kişi anlamındadır. Bu ad özellikle Safevî Devleti’nin kuruluş döneminde ortaya çıktı. Safevî şeyhlerine bağlı Türkmen müritleri, on iki dilimli kırmızı bir taç giyiyorlardı. Bu on iki dilim, On İki İmam inancını temsil ediyordu. En tepesi kırmızı olduğu için Osmanlı kaynaklarında bunlara “Sürhser, Kızılbaş” denmeye başlandı.
XVI. yüzyıl başlarında Osmanlı arşivlerinde sıkça karşılaşılan “Sürhser” tabiri, bugünkü anlamda yalnızca bir inanç grubunu değil, daha çok Safevî hareketine bağlı siyasî ve askerî zümreleri ifade eden bir kavramdı. Farsçada “kızıl baş” anlamına gelen bu ifade, özellikle Şah İsmail’in çevresinde toplanan ve başlarına kızıl taç giyen Türkmen toplulukları için kullanılmıştır.
Osmanlı kayıtlarında geçen “sürhser” ifadesi çoğu zaman doğrudan Safevî taraftarlığını ve devlet nazarında tehlikeli görülen siyasî bağlılığı anlatır.
Yani Kaplugerde halkı Safevi harekatına bağlı doğrudan siyasi bir bağı olan halk idi, Kızılbaş idi. Bu anlamı saptıranlar olabileceği için altını çizerek belirtiyorum bunu ben demiyorum, 1522 yılı kaydı diyor.
Biraz daha bu konuyu açalım;
Şah İsmail 1501 yılında Tebriz’i alarak henüz 14 yaşında kendini Şah ilan ederek Safevi Devleti’ni kurdu. Devletin temel gücü, Anadolu,Azerbaycan ve İran’daki Türkmen Kızılbaşlardı.
Kaplugerde köyünün mezra kaydı 1522 yılıdır. Yani köyün Kızılbaş olup dağılmış olması 1501 ile 1522 yılları arasında bir döneme aittir. Bu tarih 1511 yılı olmalıdır.
Neden?
Çünkü 1511 yılında bölgemizde Şah Kulu isyanı meydana gelmiştir.
Şahkulu’nun hareketi ile Şah İsmail arasında doğrudan ideolojik ve manevi bağ vardı. Çünkü Şah İsmail Anadolu’daki Türkmenler arasında sadece bir hükümdar gibi değil, kutsal bir lider gibi görülüyordu. Safevî halifeleri Anadolu’ya gelip propaganda yapıyor, Türkmen aşiretleri arasında taraftar topluyordu. Şahkulu da bu çevrenin içindeydi.
Osmanlı kaynakları Şahkulu’nun, Şah İsmail adına hareket ettiğini yazar. Hatta isyan sırasında bazı grupların:
“Şah geldi”, “Şah yetişecek” gibi söylemler kullandığı aktarılır. İsyancılar kırmızı başlıklar taktıkları için Osmanlı onları “Kızılbaş” ve “sürhser” diye kaydetmiştir.
Fakat önemli bir ayrım var. Şahkulu isyanı tamamen İran’dan gönderilmiş düzenli bir ordu hareketi değildi. Anadolu’daki sosyal huzursuzluklar vergiler, göçebe Türkmenlerin baskı altında hissedişi, yerel yöneticilerle sorunlar, Türkmenlerin merkezî Osmanlı düzenine uyum sağlayamaması, bu hareketin taban bulmasına neden oldu.
Yani Şah İsmail bu isyanın ilham kaynağı ve manevi merkeziydi ama Anadolu’daki şartlar da isyanı besledi.
Şah Kulu Elmalı-Korkuteli civarında Yalınlıköyden çıktı. (Yalınlıköye bizzat gittim ama köy şuan kaldırılmış sadece bölge adı olarak var.)
Kızılkaya’dan Gölhisar’a geldiğinde ciddi bir Türkmen taifesi Şah Kulu’na katılmıştı. Ancak şunu iyi bilmek lazım ki Şah Kulu’ndan önce de Yörük – Türkmen taifeleri içinde Şah İsmail’den evvel taraftar toplamak için Şah İsmail’in babası Şeyh Haydar toplantılar, propagandalar yapmış ve etkili olmuş ciddi taraftar toplamıştı. Şah Kulu’da aynı oluşumun hareketi olduğu için alt yapısı hazır olan bir taraftar grubunun aksiyonuydu isyan.
Burdur’da Osmanlı güçlerini yenen Şah Kulu, Keçiborlu, Beyşehir, Karaman üzerinden devam etti. Şah Kulu Tokat civarında öldürüldü. Türkmenlerin bir kısmı İran’a geçerken, bir kısmı da Tokat – Sivas civarında kaldı. Yani şuan o bölgede çok sayıda atadan hemşehrilerimiz de vardır.
Kaynaklar doğrudan Yalvaç yazmıyor. Ancak Keçiborlu’dan Beyşehir’e geçerken anlıyoruz ki Uluborlu-Senirkent içinden doğrudan olmasa bile yakınlarından Yalvaç’ı da görmüş olmalıdır. Öyle ki bu bahsi geçen Kaplugerde ahalisi işte bölgeden geçen Şah Kulu’na katılmış Şah’a yani Şah İsmail’e gitmek üzere köylerini terk etmişlerdir.
Türkmen grubunun Şahkulu hareketine katılmasında en büyük etkenlerden biri Şah İsmail etrafında oluşan güçlü manevi çekimdi. O dönemde Anadolu’daki bazı Türkmen toplulukları Şah İsmail’i yalnızca siyasi bir hükümdar gibi değil, kutsal bir önder, mehdi benzeri bir kurtarıcı gibi görüyordu. Bu yüzden “Şah’a gitmek”, sadece İran’a gitmek değil; adeta yeni bir düzene, kutsal görülen bir lidere kavuşmak anlamı taşıyordu.
Bu dönemde özellikle göçebe ve yarı göçebe Türkmenler arasında Safevî propagandası çok etkiliydi. Safevî halifeleri Anadolu’ya gelip şiirler, nefesler, deyişler yayıyorlardı. Şah İsmail’in kendisi de “Hatayi” mahlasıyla Türkçe şiirler yazıyordu. Bu şiirler Anadolu’da büyük yayılma gösterdi.
Türkmenler arasında dolaşan bazı nefes ve söyleyişlerde,
“Gidelim Şah’a”
“Şah’a varalım”
“Şah’ın kapısına ulaşalım” gibi manevi bir bağlılık söz konusuydu.
Dönem kaynakları “Şah’a meyl etti” “Acem’e vardı” “Kızılbaş oldu” ifadeleriyle gidenlerden bahseder.
Bu Şah Kulu isyanı 1511’de olduğu için Kaplugerde köyü Şah Kulu’na, Şah’a yani Şah İsmail’e gitmek için toplu terk eden bir köy olarak kayda geçmiştir. Gölhisar civarında benzer şekilde köylerin terk edildiği kayıtlar daha fazladır.
Bir de Şah Kulu’na katılan, kısmi gidenler vardır ki bunun kayıtları mevcut değildir.
Kaplugerde köyü üzerinde yorum yapmak gerekirse, bu köyün şahsi kanaatim olarak Akçaşar taraflarında yani Hoyran civârında olabileceğini düşünüyorum. Köyün net yerini tespit edebilmiş değilim. Tarla içine katılmadıysa mezarlığının olması gerekir.
Böyle düşünmemin sebebi şu, Kaplu adı kapıdan türeyen bir kelimedir. Gerde ise Farsça’dan gelen, çevrili, yuvarlak, kale çevresi gibi bir anlama karşılık geliyor. Yani çevrili yer, surla çevrilmiş gibi bir anlama yakın buluyorum. Bu anlamlarda Antiokheia civarı aklınıza gelebilir, ama yanında farklı bir mezra olarak Akçahisar yazıldığı için ben Hoyran civarında olabileceğini düşünüyorum.
Aslında bu tarz köyler, coğrafyalar çok sayıda iz bırakır.
Bu tarz konularda yapılan çalışmalar maalesef çok yetersiz ve eksik kalmıştır. Bu sebeple hemşehrilerimize bazı hususları belirtmek istiyorum.
Kızılbaş – Alevi demek değildir. Zira aralarında ciddi ayrışmalar vardır. Anadolu Aleviliği zaten 19-20.yüzyıllarda adını almıştır.
Kızılbaşlığın olduğu dönemde Anadolu’da ve bölgemizde günümüzdeki Anadolu Aleviliğini sürdüren köyler ve vatandaşlarımız olmuşlar ocak-cem kültürünü devam ettirmişler Şah Kulu isyanına katılmamışlardır.
Kızılbaşlar Şah İsmail’i mehdi olarak görmüş, keramet sahibi kutsal kişi olarak kabul ettiği görülür. Siyasi bir harekettir. Doğrudan Safevi Devleti’ne bağlıdır. Kızıl taç takarlar.
Alevilik ise cem, güçlü Hz. Ali ve Ehl-i Beyt sevgisi, dede-talip ilişkisi, on iki imam sevgisi, nefesler, saz kültürü, tasavvufi yorum özellikleri görülür. Kızıl taç takmazlar, İran’a göç etmek gibi hedefleri yoktur. Aşiret ordu yapısı yoktur. Yerleşik köy düzeni vardır. Ocak-dede sistemi vardır. Cem ve muhasiplik merkezlidir. Farklı bir devlet kurma gibi hedefleri yoktur.
Yani devletleşmiş, Safevi inancından farklı, Anadolu merkezli kültürel bir yapıdır. Yeniçeri ocakları, Türkmenler ve bölgede ciddi etkileri olan bir yapıdır. Mesela bugün Senirkent ilçemize bağlı olan Alevi kültürünü yaşatan Uluğbey Köyü’müz 1511 yılında gelenekleri olan bir geçmişi, seceresi olduğu halde Şah Kulu hareketine, isyanına katılmamış, Anadolu eksenindeki özel yapısını korumuştur.
Bunu karıştıran, Safevi Kızılbaşlığı ile Aleviliği olduğu gibi aynı kabul eden içeriklerin temelleri olmadığı gibi gerçekliği yansıtmaz.
Yalvaç’ta Kızılbaşların terkettiği başka bir mezra kaydı olmasa da, aynı kayıtlarda oluşan mezralar dikkatle incelenmelidir.
Umarım dilim döndüğünce anlatabilmişimdir.
Umarım hemşehrilerimize bilinmeyen küçük detayları paylaşarak tarihe ışık tutma anlamında başkaca bir amaca hizmet etmeyen iyi niyetimle gerçekleştirdğim bu paylaşımı ifade edebilmişimdir.
“Bilgi paylaşıldıkça çoğalır, Yalvaç tanındıkça hayran bırakır.”
19 Mayıs’ta Yalvaç’ta 32 kıymetli yazarımızla ben de kitap fuarında olacağım. YALAVAÇ -1- kitabımızı imzalıyor olacağız.
Tüm hemşehrilerimizi beklerim.
Bekir MANAV

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER