Son Dakika


Bülent ÖZGÜL
Isparta Uygulamalı Bilimler Üniversitesi Öğretim Üyesi
Bir önceki yazımızda Türkiye’de mesleki eğitimin mevcut durumunu, eğitim sistemimiz içerisindeki yerini ve karşı karşıya bulunduğu temel sorunları ele almaya çalışmıştık. Özellikle sanayimizin ve üretim sektörlerinin giderek büyüyen nitelikli iş gücü ihtiyacına karşılık, mesleki eğitimin bu ihtiyacı karşılamakta yaşadığı güçlükleri; gençlerin ve ailelerin mesleki eğitime bakışını, okul-sektör ilişkisindeki eksiklikleri ve eğitim ile istihdam arasındaki kopukluğu değerlendirmiştik.
Bugün Türkiye’de bir tarafta iş arayan gençler, diğer tarafta ise ihtiyacı olan nitelikte çalışan bulamadığını ifade eden işletmeler var. Bu iki tablonun aynı anda ortaya çıkması, meselenin yalnızca bir “işsizlik” ya da “eleman bulamama” problemi olmadığını gösteriyor. Asıl sorunlardan biri, eğitim sistemi ile iş gücü piyasasının ihtiyaçlarının yeterince örtüşmemesidir.
Sanayinin, tarımın, turizmin ve hizmet sektörlerinin ihtiyaç duyduğu meslekler değişiyor; teknoloji üretim biçimlerini dönüştürüyor; bazı geleneksel mesleklerin önemi azalırken yeni uzmanlık alanları ortaya çıkıyor. Dolayısıyla mesleki eğitim sisteminin de bu değişimi geriden takip eden değil, mümkün olduğunca önceden gören ve buna göre insan kaynağı yetiştiren dinamik bir yapıya kavuşması gerekiyor.
Bir önceki yazımızda ağırlıklı olarak sorunu ortaya koymaya çalışmıştık. Bu yazıda ise “Peki ne yapılmalı?” sorusuna cevap aramak, naçizane bazı çözüm önerilerimizi paylaşmak istiyoruz.
Elbette mesleki eğitim gibi çok boyutlu bir meselenin tek bir reçeteyle çözülmesi mümkün değildir. Eğitim politikası, sanayi politikası, bölgesel kalkınma, istihdam, teknoloji, sosyal algı ve özel sektörün ihtiyaçları birlikte değerlendirilmelidir. Ancak atılabilecek bazı temel adımlar konusunda ortak bir çerçeve oluşturmak mümkündür.
Türkiye’nin mesleki eğitim sisteminde her şeyden önce yeni bir zihniyet değişikliğine ihtiyacı var.
Her bölgenin mesleki eğitim planı ayrı hazırlanmalı
Türkiye’nin tamamına aynı eğitim modeli uygulanmamalıdır. Her ilin ve bölgenin ekonomik yapısı, mevcut yatırımları, gelecekte gelişmesi beklenen sektörleri ve iş gücü ihtiyacı ayrı ayrı analiz edilmelidir.
Sanayinin yoğun olduğu şehirlerde makine, metal, otomasyon, mekatronik, kaynak ve CNC; turizm bölgelerinde konaklama ve gastronomi; tarım bölgelerinde modern tarım teknolojileri, hayvancılık ve gıda işleme; enerji yatırımlarının yoğun olduğu bölgelerde elektrik, yenilenebilir enerji ve bakım teknolojileri öne çıkarılmalıdır.
Bunun için il ve bölge bazında düzenli iş gücü ihtiyaç haritaları hazırlanmalı; hangi meslekte bugün kaç çalışana ihtiyaç olduğu kadar, beş ya da on yıl sonra hangi alanlarda ihtiyaç oluşacağı da öngörülmeye çalışılmalıdır.
Mesleki eğitim kurumlarında bölüm ve kontenjan açılırken temel kriter mevcut bina, öğretmen veya geçmişten gelen alışkanlık değil; bölgenin ekonomik yapısı ve istihdam potansiyeli olmalıdır.
Kısacası okul açmak için bölüm değil, istihdam için bölüm açılmalıdır.
Meslek liseleri OSB’lerle ve sanayilerle bütünleşmeli
Organize sanayi bölgelerinin içerisinde veya hemen yakınında daha fazla mesleki eğitim kampüsü kurulmalıdır. Öğrencinin okulu ile ileride
çalışacağı fabrika arasında onlarca kilometrelik fiziksel ve zihinsel mesafe bulunmamalıdır.
Her büyük OSB’nin ve sanayi alanının adeta kendi mesleki eğitim ekosistemi olmalıdır. Bu ilişki yalnızca öğrencilerin belirli dönemlerde işletmelere staja gönderilmesinden ibaret görülmemelidir. İşletmeler okulun eğitim programlarının oluşturulmasında, atölyelerin teknolojik olarak yenilenmesinde, öğretmenlerin sektörle buluşturulmasında ve öğrencilerin uygulamalı eğitiminde aktif rol üstlenmelidir.
Bir meslek lisesinin atölyesinde kullanılan teknoloji ile birkaç kilometre ötedeki fabrikanın üretim teknolojisi arasında yıllarca fark olmamalıdır. Öğrenci mezun olduğunda ilk kez göreceği bir makineyle karşılaşmamalı; mümkünse o teknolojiyle daha okuldayken çalışmaya başlamalıdır.
İşletmeler eğitim sorumluluğu üstlenmeli
Belirli büyüklüğün üzerindeki sanayi kuruluşlarının mesleki eğitime öğrenci kabul etmesi teşvik edilmeli; öğrencinin işletmede gerçekten mesleğini öğrenmesini sağlayacak standartlar oluşturulmalıdır. Staj, öğrencinin fotokopi çektiği, evrak taşıdığı ya da çay servisi yaptığı bir formalite olmaktan tamamen çıkarılmalıdır.
Öğrencinin işletmede hangi makineyi kullanacağı, hangi üretim sürecine katılacağı, hangi becerileri kazanacağı ve kim tarafından eğitileceği belli olmalıdır. İşletmede öğrenciyle ilgilenecek eğitim sorumluları belirlenmeli, okul ile işletme öğrencinin gelişimini birlikte takip etmelidir.
Burada işletmelerin de mesleki eğitime bakışının değişmesi gerekiyor. Mesleki eğitim yalnızca devletin genç yetiştirip işletmelerin ihtiyaç duyduğunda hazır eleman bulacağı bir sistem olarak görülmemelidir. İş dünyası ihtiyaç duyduğu insan kaynağının yetişmesine doğrudan katkıda bulunmalıdır. Çünkü nitelikli çalışan yetiştirmek de en az makine, bina ve teknoloji yatırımı kadar önemli bir yatırımdır. Devlet de bu konuda yükünü alan özel sektöre teşvik ve desteklerle yardımcı olmalıdır.
Sektör, okulların yönetimine katılmalı
Mesleki eğitim kurumlarında etkin sektör danışma kurulları oluşturulmalıdır. Ama bu katılım, lafta kalmayan, etkin ve verimli bir sistemle sonuç alıcı şekilde kurgulanmalıdır.
Ticaret ve Sanayi Odaları, Organize Sanayi Bölgeleri, esnaf kuruluşları ve büyük işletmeler okulun bölüm ve kontenjan planlamasından atölye yatırımına, eğitim programlarından öğrencilerin uygulamalı eğitimine kadar çeşitli alanlarda söz sahibi olmalıdır. Ancak bu kurullar yalnızca yılda birkaç kez toplantı yapan ve tutanak düzenleyen yapılar olmamalıdır. İşgücü piyasasındaki değişimi sürekli izleyen, okul yönetimine somut öneriler sunan ve sonuçları takip eden mekanizmalara dönüşmelidir. Bu ilişki karşılıklı olmalı, sektördeki kurum ve kuruluşlar, finansal ve eğitim yüküne de katkı sunmalıdır.
Bir bölgede işletmeler sürekli olarak aynı meslekte çalışan bulamadıklarını söylüyorsa, eğitim sistemi oluşan bu talebe yıllar sonra değil mümkün olduğunca hızlı cevap verebilmelidir.
Meslek öğretmenleri de fabrikaya ve işletmelere dönmeli
Teknoloji çok hızlı değişiyor. Bugün kullanılan üretim teknolojisinin birkaç yıl içerisinde yenilenebildiği bir dönemden geçiyoruz. Dolayısıyla meslek öğretmeninin yıllarca yalnızca okul atölyesinde kalması doğru değildir. Öğretmenlerin belirli dönemlerde sanayi kuruluşlarında çalışma, mesleki gelişim ve yeni teknolojileri öğrenme programlarına katılması sağlanmalıdır.
Öğretmen fabrikadaki güncel teknolojiyi görmeli, işletmelerin hangi becerilere ihtiyaç duyduğunu yakından takip etmeli ve edindiği tecrübeyi sınıfa taşımalıdır. Aynı şekilde işletmelerde çalışan tecrübeli mühendis, tekniker ve ustaların da belirli programlar çerçevesinde meslek liselerinde öğrencilere uygulamalı eğitim vermesinin önü daha fazla açılmalıdır. Böylece bilgi okuldan fabrikaya, tecrübe de fabrikadan okula taşınabilir.
Mesleki eğitim öğrencisine ekonomik destek arttırılmalı, istihdam güvencesi ile ilgili süreçler oluşturulmalı
Başarılı öğrencilerin mesleki eğitimi tercih etmesi için burs, ücret, barınma ve istihdam garantili programlar geliştirilmelidir.
Örneğin bir sanayi kuruluşu öğrenciyi 9. sınıftan itibaren bursla destekleyebilir, uygulamalı eğitiminin bir bölümünü kendi tesisinde verebilir ve başarılı olması durumunda mezuniyet sonrası işe alım imkânı sunabilir. Böyle bir sistem hem öğrencinin hem de ailenin mesleki eğitime bakışını değiştirecektir.
Ailelerin önünde somut bir gelecek perspektifi bulunmalıdır: Çocuğum bu bölümü okursa hangi mesleği kazanacak, ne tür işletmelerde çalışabilecek, yaklaşık nasıl bir kariyer yolu izleyebilecek? Bu sorulara güçlü cevaplar verilebildiği ölçüde mesleki eğitimin tercih edilme gücü de artacaktır.
Bunların yanı sıra mesleki eğitime katılan gençlerin, iş süreçlerinde rakiplerine göre avantaj sağlayacağı istihdam süreçleri oluşturularak, mesleki eğitime katılım özendiren bir iş güvencesi düzeni kurulmalıdır
Mesleki eğitimden üniversiteye geçiş kolaylaştırılmalı
Mesleki eğitim hiçbir zaman gençlerin önüne konulan bir eğitim çıkmazı olmamalıdır. Bir öğrenci hem iyi bir teknisyen olabilmeli hem de ileride isterse mühendisliğe veya ilgili yükseköğretim alanlarına devam edebilmelidir. Meslek lisesini seçmek, üniversiteden vazgeçmek anlamına gelmemelidir.
Hatta meslek lisesindeki alanıyla bağlantılı bir yükseköğretim programına devam etmek isteyen başarılı öğrencilerin önünü açacak modeller geliştirilmelidir. Meslek lisesinden meslek yüksekokuluna, oradan da ilgili lisans programlarına uzanan güçlü ve anlaşılır bir kariyer yolu kurulmalıdır.
Böylece ailelerin ve öğrencilerin mesleki eğitime yönelik en önemli endişelerinden biri olan “gelecekte eğitimine devam edemez” algısı da azaltılabilir.
Başarının ölçüsü diploma değil istihdam olmalı
Bir mesleki eğitim kurumunun başarısı yalnızca kaç öğrenciyi mezun ettiğiyle değerlendirilmemelidir. Asıl ölçü şu olmalıdır: “Mezunlarımızın yüzde kaçı kendi alanında çalışıyor?” Okulların bölüm bazında mezun istihdam oranları takip edilmeli ve kamuoyuyla paylaşılmalıdır. Mümkünse mezunların hangi sektörlerde çalıştığı, ne kadar sürede işe girdiği ve aldığı eğitimle yaptığı iş arasındaki uyum da izlenmelidir. İstihdam yaratmayan bölümlerin kontenjanları azaltılırken, işverenlerin eleman bulmakta zorlandığı alanların kontenjanları artırılmalıdır.
Bu konuda da katı bir model, yerine şartlara göre hızlıca değiştirilebilen esnek bir mevzuat oluşturulmalıdır. Çünkü mezun ettiği genç kendi
alanında iş bulamıyorsa, buna karşılık aynı şehirdeki işletme ihtiyaç duyduğu nitelikli çalışanı bulamıyorsa orada sistemin yeniden değerlendirilmesi gerekir. Mesleki eğitimde mezuniyet ile istihdam arasındaki mesafe mümkün olduğunca kısaltılmalıdır.
Mesleki eğitimin toplumsal itibarı yeniden kurulmalı
Bütün bunların yanında belki de çözülmesi gereken en büyük sorunlardan biri zihniyet meselesidir. Türkiye’de uzun yıllar boyunca çocuklara başarı için tek rota gösterildi: İyi lise, üniversite, masa başı iş.
Meslek eğitimi ise çoğu zaman akademik başarısı düşük öğrencilerin yönlendirildiği ikinci sınıf bir seçenek olarak algılandı. Bu anlayış değişmek zorundadır.
Çünkü mesleki eğitim başarısız öğrencilerin yönlendirildiği bir alan değil, farklı yeteneklere sahip gençlerin kendi becerilerini geliştirdiği güçlü bir eğitim seçeneği olmalıdır.
Bugün ileri teknoloji kullanan bir CNC operatörü, mekatronik teknisyeni veya endüstriyel bakım uzmanı son derece yüksek teknik bilgiye sahip olmak zorundadır.
Modern sanayide artık eski anlamıyla “kol gücüyle çalışan ara eleman” değil, teknoloji kullanan nitelikli meslek insanı vardır. Belki de dilimizi bile değiştirmemiz gerekiyor.“ Ara eleman” yerine “aranan eleman”, “nitelikli teknik personel” veya “meslek uzmanı” demeye başlamalıyız.
Çünkü ekonomik sistemin içerisinde bu insanların yeri “arada” değil, üretimin tam merkezindedir. Bir fabrikanın üretim hattını çalıştıran, bakımını yapan, arızasını gideren, programlayan ve üretimin sürekliliğini sağlayan insanı ikinci sınıf bir meslek mensubu olarak görmek mümkün değildir. Bu toplumsal algıyı değiştirmek yalnızca Millî Eğitim Bakanlığı’nın görevi de değildir. Ailelerden medyaya, iş dünyasından eğitimcilere kadar hepimizin meslek sahibi olmanın değerini yeniden anlatması gerekiyor.
Türkiye için doğru zaman
Türkiye son yıllarda mesleki eğitim konusunda önemli adımlar da atıyor. Millî Eğitim Bakanlığı tarafından 2024 yılında yürürlüğe konulan Mesleki ve Teknik Eğitim Politika Belgesi, eğitim ile istihdam arasındaki bağı güçlendirme ve sektör iş birliklerini artırma yönünde önemli bir çerçeve ortaya koyuyor. Belgede mesleki ve teknik eğitime erişim, mesleki ve teknik eğitimde iyileştirme ile mesleki ve teknik eğitim ve istihdama hazırlık olmak üzere üç ana tema altında 74 strateji yer alıyor. Bu yaklaşım doğru bir başlangıçtır.
Ancak bundan sonraki aşamada hedef, proje ve protokol sayısını artırmaktan ziyade bunları sahadaki gerçek sonuçlara dönüştürmek olmalıdır. Kaç protokol imzalandığından çok, kaç öğrencinin hayatına dokunulduğuna bakılmalıdır.
Kaç okulun sanayiyle gerçek anlamda bütünleştiği, kaç öğrencinin işletmede nitelikli eğitim aldığı, kaç mezunun kendi mesleğinde işe başladığı, mezunların ne kadar sürede istihdama katıldığı ve işletmelerin eleman bulma süresinin ne kadar azaldığı ölçülmelidir. Çünkü mesleki eğitimde başarının gerçek göstergesi evrak değil, üretimde ve istihdamda görülen sonuçtur.
Güçlü sanayi, güçlü mesleki eğitimle mümkün
Türkiye’nin önümüzdeki yıllarda yüksek katma değerli üretimi artırması, ihracatta daha rekabetçi hale gelmesi ve teknolojik dönüşümü gerçekleştirmesi isteniyorsa mesleki eğitimi eğitim politikasının yan başlıklarından biri olarak görmekten vazgeçilmelidir.
Mesleki eğitim yalnızca Millî Eğitim Bakanlığı’nı ilgilendiren bir eğitim konusu değil, aynı zamanda Türkiye’nin sanayi, istihdam ve kalkınma politikalarının temel unsurlarından biri olarak görülmelidir.
Üniversitelere elbette ihtiyacımız var. Mühendise, doktora, öğretmene ve akademisyene ihtiyacımız var. Ama aynı ölçüde iyi yetişmiş kaynakçıya, elektrikçiye, makineciye, ustaya, teknisyene ve teknikere de ihtiyacımız var. Mühendisin tasarladığı sistemi kuracak, işletecek ve bakımını yapacak nitelikli teknik personel olma dan güçlü bir üretim zinciri kurulamaz.
Bir ülke yalnızca diplomalı insan sayısını artırarak kalkınamaz. Üreten, beceri sahibi ve işinin ehli insan sayısını artırarak kalkınır. Bu nedenle devletin, özel sektörün, sanayi ve ticaret odalarının, organize sanayi bölgelerinin, esnaf kuruluşlarının ve eğitim kurumlarının birlikte hareket edeceği yeni ve güçlü bir mesleki eğitim modeli kurulmalıdır.
Özel sektör eğitimin müşterisi değil, ortağı olmalıdır
Meslek liseleri yalnızca diploma veren okullar değil, bulundukları bölgenin üretim ve insan kaynağı merkezleri haline gelmelidir. Gençler mesleki eğitime “başka yere gidemedikleri için” değil, iyi bir meslek, iyi bir gelir ve iyi bir gelecek sunduğu için yönelmelidir.
Türkiye’nin sanayide ve kalkınmada önündeki en önemli meselelerden biri sermaye bulmak kadar, hatta bazı sektörlerde sermayeden daha
fazla, o yatırımı üretime dönüştürecek insan gücünü yetiştirmektir. Çünkü milyarlarca liralık fabrikayı kurabilirsiniz. En yeni makineleri satın alabilirsiniz. En gelişmiş teknolojiyi ithal edebilirsiniz. Ama o makinenin başında onu kullanacak, bakımını yapacak, programlayacak ve geliştirecek nitelikli insan yoksa üretim yapamazsınız.
İşte bu nedenle mesleki eğitim için yapılan harcamayı yalnızca bir eğitim gideri olarak değil, ülkenin üretim kapasitesine yapılan uzun vadeli bir yatırım olarak değerlendirmek gerekir.
Türkiye’nin geleceğine yapılabilecek en stratejik yatırımlardan biri mesleki eğitime yapılacak yatırımdır.
Mesleki eğitim güçlenmeden üretim, üretim güçlenmeden sanayi, sanayi güçlenmeden de sürdürülebilir kalkınma mümkün değildir.
Yorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER