Son Dakika


Bazı olaylar artık eskisi gibi “kalıcı bir iz” bırakmıyor. O an yaşanan sarsıntı ne kadar büyük olursa olsun, etkisi günler içinde silikleşiyor ve yerini yeni bir başlığa bırakıyor. Haberler değişiyor, gündem dönüyor, insanlar konuşuyor ama konuşulan şeyler sanki bir hafızada değil de sürekli akan bir yüzeyde duruyor. Bir şeyler oluyor, hepimiz görüyoruz; fakat hiçbir şeye uzun süre bakmıyoruz. Bu hızın içinde yaşananlar anlamını yavaş yavaş değil, birdenbire kaybediyor. Ve geriye, birbirine karışmış ama tam olarak hissedilmemiş bir yoğunluk kalıyor.
Bu hızın en belirgin sonucu, olayların artık zihinde yerleşecek kadar uzun süre kalamaması. Bir dönem, yaşanan büyük gelişmeler günlerce, hatta haftalarca konuşulur; toplumun ortak hafızasında daha derin bir iz bırakırdı. Özellikle yerel ölçekte yaşanan olaylar, insanların gündelik hayatında daha uzun süre karşılık bulurdu. Bir haber duyulduğunda, onun ağırlığı hissedilir, üzerine düşünülür, konuşulurdu.
Oysa bugün tablo oldukça farklı. Artık yalnızca kendi yaşadığımız çevreden değil; ülkenin en uzak noktasından, hatta dünyanın farklı köşelerinden gelen haberlerle sürekli beslenen bir akışın içindeyiz. Bu akış kesintisiz olduğu için, bir olayın etkisi henüz zihinde yer etmeye başlamışken yerine yenisi geliyor. Bu durum, dikkatimizin sürekli bölünmesine ve hiçbir gelişmenin tam anlamıyla sindirilememesine yol açıyor.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, aslında çok ağır olayların bile kısa süre içinde gündemden düşmesi. Bir dönem yaşanan şiddet olayları, büyük felaketler ya da toplumu derinden sarsan haberler, ilk anda güçlü bir yankı uyandırırken çok kısa süre sonra yerini başka başlıklara bırakıyor. Şehit haberleri ya da toplumsal acı içeren gelişmeler bile, bir zamanlar olduğu gibi uzun süre ortak bir yas duygusu oluşturmakta zorlanıyor. Bu, duygusuzlaşmaktan ziyade, duygunun kalabileceği bir boşluğun giderek daralmasıyla ilgili bir durum gibi görünüyor.
Çünkü artık mesele yalnızca ne yaşandığı değil, ne kadar süre onunla kalabildiğimiz. Sürekli akan bir gündem içinde, hiçbir olayın üzerine yeterince eğilemeden bir sonrakine geçiyoruz. Bu da yaşananların ağırlığını azaltmaktan çok, onları birbirine karıştırarak görünmez hale getiriyor.
Bu sürekli akışın içinde asıl değişim, haberlerin kendisinden çok bizde yaşanıyor. Bir olaya verilen ilk tepki hâlâ güçlü olabiliyor; bir haber karşısında üzülmek, şaşırmak, hatta öfkelenmek hâlâ mümkün. Ancak bu duyguların devam edebileceği bir alan giderek daralıyor. Çünkü çok kısa bir süre sonra aynı ekran, aynı akış, bambaşka bir gündemi önümüze getiriyor. Böylece henüz yeni başlayan bir his, tamamlanamadan yarıda kalıyor.
Bir noktadan sonra insan, aynı gün içinde birbirinden tamamen farklı olaylara tanıklık eder hâle geliyor. Sabah ağır bir haber, öğle saatlerinde başka bir tartışma, akşam bambaşka bir gelişme… Her biri ayrı ayrı önemli olmasına rağmen, zihinde birbirine temas etmeden yan yana duruyor. Bu durum, duyguların derinleşmesini değil, yüzeyde kalmasını beraberinde getiriyor. Bir şey hissediliyor ama o his yerleşemeden başka bir şey onu yerinden ediyor.
Eskiden bir olayın ardından insanlar günlerce aynı konu etrafında konuşur, düşünür, tartışırdı. Şimdi ise konuşmalar bile daha kısa ömürlü. Aynı konu, çok sayıda kişi tarafından konuşulsa da bu konuşmaların süresi uzamıyor. Bu da aslında duygunun paylaşılmasından çok, hızla tüketilen bir tepki hâline geldiğini düşündürüyor.
Belki de en çarpıcı değişim burada ortaya çıkıyor: Artık mesele neye ne kadar üzüldüğümüz değil, o üzüntünün ne kadar sürebildiği. Çünkü süre kısaldıkça, duyguların derinleşme ihtimali de azalıyor. İnsan, bir şeye gerçekten bağlanamadan, başka bir şeye yönelmek zorunda kalıyor.
Ve bu döngü içinde zamanla ortaya çıkan şey ne tamamen umursamazlık ne de tamamen hassasiyet; daha çok ikisinin arasında kalan, tanımlaması zor bir ara hâl. Yaşananları görüyor ama onlarla uzun süre kalamıyoruz. Belki de asıl kırılma noktası tam olarak burada başlıyor.
Bu noktada sorulması gereken temel soru, bu değişimin neden yaşandığı. İlk bakışta bunun tek bir sebebe indirgenmesi mümkün değil. Ancak en belirgin etkenlerden biri, bilgiye erişim biçimimizin tamamen değişmiş olması. Bir dönem haber, belli kaynaklardan ve belli zaman aralıklarında alınırken; bugün bilgi, kesintisiz bir akış hâlinde önümüze düşüyor. Bu akışın içinde duraklama yok, doğal bir mola yok.
Sosyal medya ve dijital platformlar, dünyanın farklı noktalarında yaşanan olayları saniyeler içinde görünür hâle getiriyor. Bu görünürlük, bir yandan daha fazla bilgiye ulaşmayı sağlarken, diğer yandan bu bilgilerin birbirine karışmasına da yol açıyor. Çünkü bir olayın etkisini sindirmeye çalışırken, çoktan yeni bir içerik onun yerini almış oluyor. Böylece dikkat, sürekli bir yer değiştirme hâlinde kalıyor.
Bu durum yalnızca haberlerin hızını değil, algılama biçimimizi de etkiliyor. Eskiden daha sınırlı bir bilgi akışı içinde, olaylar daha uzun süre konuşulur ve tartışılırdı. İnsanlar aynı gündem etrafında daha uzun süre kalabildiği için, düşünme ve anlamlandırma süreci de daha derin ilerlerdi. Bugün ise aynı anda çok fazla şey bilmek, paradoksal bir şekilde hiçbir şeyi uzun süre bilinir kılmıyor.
Bunun sonucu olarak, olayların büyüklüğü ile onlara verilen tepkinin süresi arasında bir uyumsuzluk ortaya çıkıyor. Çok ciddi gelişmeler bile, hızın içinde kendine kalıcı bir yer bulmakta zorlanıyor. Bu da zamanla, farkında olmadan bir alışma hâlini beraberinde getiriyor. Tepkiler tamamen yok olmuyor; fakat daha kısa, daha hızlı ve daha geçici hâle geliyor.
Öte yandan bu durum sadece teknolojiyle açıklanabilecek kadar basit de değil. Çünkü mesele aynı zamanda bu akışa nasıl dahil olduğumuzla da ilgili. Sürekli yenilenen içeriklere maruz kalmak, bir noktadan sonra bireysel bir tercih olmaktan çıkıp günlük rutinin doğal bir parçasına dönüşüyor. Böylece hız, yalnızca dışsal bir etken değil, aynı zamanda içselleştirilmiş bir alışkanlık hâline geliyor.
Sonuç olarak ortada ne tamamen kaybolmuş bir hassasiyet ne de bilinçli bir umursamazlık var. Daha çok, her şeyin aynı hızda akıp gittiği bir düzende, hiçbir şeye uzun süre tutunamama hâli var. Olaylar yaşanıyor, konuşuluyor, görülüyor; fakat aynı hızın içinde kendi yerini bulamadan başka bir şeyin gölgesinde kalıyor. Bu yüzden mesele aslında hatırlamak ya da unutmak değil, yaşananların zihinde ve hayatta kalacak kadar yavaşlayamaması.
Belki de bu çağın en belirgin özelliği tam olarak bu: hiçbir şeyin tamamen silinmemesi ama hiçbir şeyin de tam anlamıyla yerleşmemesi. Her şey var ama hiçbir şey uzun süre bizimle kalmıyor. Ve insan, tüm bu akışın içinde en çok da buna yabancılaşıyor; olup biteni biliyor ama onunla kalamıyor.
Zeynep Aşık / İletişim ve Tasarımı Uzmanı
Yorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER