Son Dakika


6 Şubat geride kaldı ama bıraktığı ağırlık hâlâ aynı yerde duruyor.
Ne tam olarak yas tutabiliyoruz ne de hayatın olağan akışına kendimizi bırakabiliyoruz. Takvim ilerliyor, günler birbirini kovalıyor ama bazı tarihler var ki geride kalmıyor. 6 Şubat, takvim yapraklarında kalmayan günlerden biri. Üzerinden zaman geçse de zihnin bir köşesinde hep aynı soruyla duruyor: Biz bu acıyla ne yaptık?
O günden sonra hayat, dışarıdan bakıldığında devam etti. Sokaklar yeniden kalabalıklaştı, gündemler değişti, konuşulacak yeni şeyler çıktı. Sabahlar yine erken başladı, akşamlar yine yorucu bitti. Ama herkes aynı yerden devam edemedi. Kimi için hayat tamamen durdu, kimi içinse devam ediyor gibi görünse de eksik, kırık ve ağırlaştı. Aynı ülkede, aynı günlere uyanan insanlar olarak artık aynı ağırlıkta yaşamıyoruz.
İlk zamanlar her şey çok yüksekti. Sesler, duygular, kalabalıklar… Herkes bir şey yapmak istiyor, herkes bir şey söylemeye çalışıyordu. Sonra zaman geçti. Sesler azaldı, kelimeler kısaldı, cümleler yerini sessizliğe bıraktı. Anmalar takvimlere sıkıştı, acılar belirli günlerde hatırlanır oldu. Hayatın devam etmesi gerekiyordu belki ama bu devam edişin içinde hep bir tuhaflık kaldı.
Bu sessizlik iyileşmek miydi, yoksa unutmaya çalışmak mıydı? Bu kadar büyük bir acının ardından bu kadar hızlı devam edebilmek normal miydi, yoksa normalleştiğini sandığımız bir suskunluk muydu yaşadığımız?
Belki de en zor olanı buydu. Ne hissetmemiz gerektiğini tam olarak bilememek. Ne söylememiz, neyi susmamız gerektiğini kestirememek. 6 Şubat’ın bir tarih olmadığını bilip, yine de onu sadece yıldönümlerinde hatırlamaya çalışmak. Hayat devam etti, evet. Ama herkes aynı yerden, aynı duyguyla, aynı güvenle devam edemedi. Ve bu gerçeği kabul etmek, hâlâ en ağır yüklerden biri olarak duruyor.
Aynı Sokaklarda, Farklı Ağırlıklarla
O günden sonra herkesin hayatı aynı şekilde ilerlemedi. Kimileri için zaman olduğu yerde durdu. Takvimler değişti ama acı yerinden oynamadı. Sabahlar geldi, geceler geçti; fakat hayatın bildiğimiz akışı bir daha hiç geri dönmedi. Bazı insanlar için 6 Şubat bir hatıra değil, her gün yeniden yaşanan bir gerçek oldu.
Kimileri içinse hayat dışarıdan bakıldığında devam ediyor gibiydi. İşe gidildi, okula dönüldü, gündelik telaşlar yeniden yerini aldı. Ama içeride bir şey eksildi. Eskisi kadar gülememek, eskisi gibi plan yapamamak, geleceği düşünürken hep bir tedirginlik hissetmek… Hayat sürüyordu belki ama daha temkinli, daha sessiz ve daha kırılgan bir hâlde.
Aynı sokaklarda yürüyen, aynı ülkede yaşayan insanlar artık aynı ağırlıkla taşımıyordu hayatı. Kimi kaybettiklerini sırtında taşıdı, kimi tanık olduklarını. Kimi için yıkılan evler vardı, kimi için yıkılan güven duygusu. Bazıları her sabah eksik bir sesle uyandı, bazılarıysa “bir daha asla eskisi gibi hissetmeyeceğini” bilerek.
Belki de bu yüzden ortak bir duyguda buluşmak zorlaştı. Aynı cümleler herkeste aynı karşılığı bulmadı. Aynı haberler kimini susturdu, kimini yordu, kimini ise artık hiçbir şey hissetmez hâle getirdi. 6 Şubat’tan sonra hayat devam etti denildi, ama gerçekte olan şey; herkesin hayatla kurduğu ilişkinin başka bir yerden yeniden başlamasıydı.
Zaman Geçti, Sessizlik Kaldı
İlk günlerde her şey çok yoğundu. Duygular taşmıştı, kelimeler birbirine karışıyordu. Herkes bir şey yapmak, bir şekilde yetişmek istiyordu. Yardımlar konuşuluyor, paylaşımlar çoğalıyor, ekranlar hiç kapanmıyordu. Acı yüksek sesle yaşanıyordu; kalabalıklar içindeydi, cümlelerin arasındaydı. O günlerde susmak neredeyse mümkün değildi.
Sonra zaman geçti. Günler haftalara, haftalar aylara dönüştü. Kalabalıklar yavaş yavaş dağıldı. Sesler azaldı, paylaşımlar seyrekleşti, cümleler kısaldı. Acı yerini sessizliğe bıraktı. Anmak belirli günlere sıkıştı, hatırlamak takvimlere emanet edildi. Hayatın gündemi değişti, konuşulanlar değişti, dikkat başka yerlere kaydı.
Hayatın devam etmesi gerektiği söylendi. Belki de başka bir seçenek yoktu. İnsanlar yeniden işlerine döndü, sabahlar yeniden telaşla başladı, akşamlar yine yorgunlukla bitti. Günlük hayat, kendi hızını yeniden kurdu. Ama bu hızın içinde bazı şeyler geride kaldı. Yaşananlar konuşulmamış gibi, sorular sorulmamış gibi, eksikler tamamlanmış gibi davranıldı.
Bu sessizlik kimi zaman iyileşmek gibi algılandı. Kimi zaman da alışmak olarak adlandırıldı. Oysa alışmak her zaman kabullenmek anlamına gelmiyordu. Bazen sadece yorulmak demekti. Sürekli hatırlamaktan, sürekli aynı cümleleri kurmaktan, aynı acıyı her seferinde yeniden taşımaktan yorulmak. Susmak, konuşmaktan daha kolay bir yol hâline geldi.
Belki de bu yüzden sessizlik bu kadar yaygınlaştı. Çünkü sessizlik, hesap sormuyordu. Sessizlik, yüzleştirmiyordu. Sessizlik, insanı rahatsız eden soruları bir süreliğine erteleyebiliyordu. Zaman geçti, evet. Ama zaman geçerken herkesin içinden geçenler aynı hızla ilerlemedi. Kimi için sessizlik bir sığınak oldu, kimi içinse hiç dinmeyen bir boşluk.
Sessizlik Ne Anlama Geliyor?
Zaman geçtikçe bazı sorular daha çok belirginleşiyor. Bu kadar büyük bir acının ardından ortaya çıkan bu sessizlik gerçekten iyileşmek mi, yoksa unutmaya çalışmak mı? İnsan, yaşadığı şeyle yüzleşmeden yoluna devam edebilir mi? Yoksa sadece erteliyor mu; daha sonra hatırlamak üzere, daha az acıtsın diye?
Alışmak kelimesi sıkça kullanılıyor. Ama alışmak her zaman sağlıklı bir şey mi? İnsan her şeye alışabilir; iyi olana da, eksik olana da. Alışmak bazen hayatta kalmanın bir yolu olabilir, bazen de olması gerekeni sorgulamaktan vazgeçmek anlamına gelir. Bu sessizliğin içinde hangisi daha ağır basıyor, bunu ayırt etmek giderek zorlaşıyor.
6 Şubat’tan sonra “normal” dediğimiz şey de değişti. Daha önce bizi sarsacak, durduracak, belki günlerce düşündürecek olaylar artık hızla geçip gidiyor. Bir acının büyüklüğü, onun gündemde kalma süresiyle ölçülür gibi oldu. Oysa bazı acılar, ne kadar konuşulursa konuşulsun, takvimlerden silinmiyor.
Belki de asıl soru şu: Hatırlamak ne demek? Hatırlamak, her gün aynı acıyı yaşamak mı, yoksa aynı hataların tekrar etmemesi için hafızayı canlı tutmak mı? Bu sorunun net bir cevabı yok. Ama soruyu sormaktan vazgeçtiğimizde, sessizlik daha da kalınlaşıyor.
Bazı Yaralar Zamanla Kapanmaz
6 Şubat, takvim yapraklarında geride kalmış bir gün gibi görünebilir. Ama bazı günler vardır ki yalnızca yaşandığı tarihle sınırlı kalmaz; insanın hayat algısını, güven duygusunu ve geleceğe bakışını da beraberinde değiştirir. O gün, yalnızca şehirler değil; alışkanlıklar, planlar ve “başımıza gelmez” dediğimiz düşünceler de yıkıldı. Zaman geçti, hayat devam etti, ama bu devam ediş herkes için aynı anlamı taşımadı.
Kimi insanlar kaybettiklerini her gün yeniden hatırlayarak yaşamak zorunda kaldı. Kimi ise tanık olduğu yıkımı, duyduğu sesleri ve gördüğü görüntüleri zihninin bir köşesine yerleştirip hayatına devam etmeye çalıştı. Aynı ülkede, aynı günlere uyanan insanlar olarak artık aynı güvenle yaşamıyoruz. Çünkü 6 Şubat’tan sonra “normal” dediğimiz şey, eskisi kadar sağlam bir zemine basmıyor.
Bu yazı bir suçlama ya da bir çağrı olma iddiası taşımıyor. Daha çok, sessizce sorulan bir sorudan ibaret. Unutmak gerçekten mümkün mü, yoksa sadece hatırlamayı erteliyor muyuz? Hatırlamak her gün aynı acıyı yaşamak demek değil belki; ama hiçbir şey olmamış gibi davranmamayı seçmek anlamına geliyor. Bazı acılar konuşuldukça değil, üzeri örtüldükçe ağırlaşıyor.
Belki de yapılabilecek en dürüst şey, bu ağırlığı inkâr etmemek. Herkesin hayata aynı yerden devam edemediğini kabul etmek. Kimi yaraların zamanla kapanmadığını, sadece sessizleştiğini görmek. 6 Şubat’ın bir tarih olmadığını, bir hafıza meselesi olduğunu hatırlamak. Çünkü unutmamak; geçmişte kalmak değil, aynı acıların yeniden yaşanmaması için hafızayı canlı tutmaktır.
Zeynep AŞIK / İletişim ve Tasarımı Uzmanı
Etiketler: 6 ŞubatYorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER