Son Dakika


Son günlerde peş peşe gelen haberleri izlerken insanın içine yerleşen o hissi tarif etmek zor. Sanki bir şey kırıldı ama adını tam koyamıyoruz. Çünkü bu olaylar sadece birkaç kişinin başına gelmiş gibi kalmıyor; bir anda hepimizin hayatına değiyor. Ekranda gördüğümüz her görüntü, duyduğumuz her detay içimizde bir yerlere dokunuyor, geçip gitmiyor. Bir sınıfta eksilen bir sıra, bir evde artık kurulamayacak bir sofra, yarım kalan hayaller…Çünkü bu hikâyelerde sadece isimler, şehirler, tarihler değişiyor; ama geride kalan duygu hep aynı kalıyor. Bir çocuğun okulda olması gerekirken bir haberin merkezinde olması, bir ailenin bir gün önce sıradan bir hayat yaşarken ertesi gün bambaşka bir gerçekle yüzleşmesi… Bunlar artık sadece haber başlığı değil, insanın zihninde yer eden ağır sorulara dönüşüyor.
Böyle zamanlarda herkes aynı soruyu farklı cümlelerle soruyor aslında: “Bu nasıl oldu?” Ama belki de daha zor olan soru şu: “Bunu gerçekten hiç görmedik mi, yoksa görmek mi istemedik?” Çünkü çoğu şey bir anda olmuyor. Bazen çok önceden başlayan küçük işaretler, büyüyen sessizlikler, fark edilmeyen değişimler oluyor. Ve biz çoğu zaman hayatın hızında bunları ıskalıyoruz.
Bu noktada mesele sadece yaşanan olayların kendisi değil, onun bıraktığı tedirginlik. Çünkü bir çocuğu okula göndermek, uzun zamandır sadece bir rutin değil; birçok aile için içten içe taşınan bir endişeye dönüşmüş durumda. Okul kapısından giren her çocuk, aslında sadece derslere değil, aynı zamanda görünmez bir güven duygusuna da emanet ediliyor. Ve o güven sarsıldığında, geriye sadece sorular kalıyor.
En güvenli olması gereken yer nasıl olur da böyle bir korkunun merkezine dönüşebilir? Bu sorunun tek bir cevabı yok. Çünkü mesele sadece bir olayın kendisi değil; daha geniş, daha sessiz bir birikim. İnsanların birbirini duymakta zorlandığı, yalnızlığın fark edilmediği, öfkenin içe doğru büyüdüğü bir zemin… Belki de asıl konuşmamız gereken tam olarak bu zemin.
Bütün bu soruların içinde en zor olanı belki de “neden” kısmı. Çünkü tek bir nedene indirgenemiyor. Bir çocuğun, bir gencin ya da bir insanın bu kadar uç bir noktaya gelmesi çoğu zaman tek bir olayla açıklanmıyor. Daha çok birikiyor. Görülmeyen yalnızlıklar, bastırılan öfke, anlaşılmama hissi, kendini ait hissedememe… Bunlar zamanla büyüyor ve kimse fark etmeden ağır bir yük haline geliyor.
Bu tür olaylarda en kolay yapılan şey, nedeni tek bir yere bağlamak oluyor. Bir oyun, bir dizi, bir içerik ya da tek bir etki üzerinden açıklamak… Oysa bu, çoğu zaman meselenin sadece görünen kısmı. Bir çocuğun neye yöneldiğini, neyi takip ettiğini, neye öfkelendiğini ya da neye hayranlık duyduğunu tek bir noktadan okumak mümkün değil. Bu yüzden “biz bilmiyorduk” cümlesi, çoğu zaman geçerli bir açıklamadan çok, eksik kalmış bir farkındalığı gösteriyor.
Burada asıl mesele suçlamak değil, görmeyi erken öğrenmek. Çünkü çocuklar ve gençler sadece yönlendirilerek değil, aynı zamanda gözlemlenerek büyüyor. Davranışlarındaki değişim, içine kapanma, ani öfke ya da tam tersi aşırı kopuş halleri çoğu zaman bir şeylerin işareti olabiliyor. Ve bu işaretler çoğu zaman tek bir kişinin değil, ama zamanında fark edilmediğinde büyüyen bir sürecin parçası. Bu yüzden mesele sorumluluğu herkesin üzerine eşitçe yaymak değil; en başta çocuğun en yakını olan ebeveynlerin bu değişimleri görebilme, takip edebilme ve gerektiğinde müdahale edebilme sorumluluğunu ne kadar taşıyabildiğiyle ilgili. Çünkü çoğu zaman en belirleyici olan, dışarıdan gelen etkilerden çok, evin içinde fark edilmeden büyüyen sessizlikler oluyor.
Böyle bir tablo karşısında insanın aklına doğal olarak “ne yapılabilir?” sorusu geliyor. Ama belki de en zor kısım tam olarak burada başlıyor. Çünkü bu mesele sadece güvenlik önlemleriyle, sadece denetimle ya da sadece kurallarla çözülebilecek bir şey gibi görünmüyor. Elbette bunların hepsi önemli, ama tek başına yeterli değil.
Belki de asıl ihtiyaç, daha erken fark edebilmek. Bir çocuğun davranışındaki değişimi, içine kapanmayı, öfkeyi ya da sessizliği “geçer” diye beklemeden görebilmek. Bazen çok küçük gibi görünen işaretlerin aslında bir şeylerin habercisi olabileceğini unutmamak. Ve en önemlisi, çocukların sadece akademik olarak değil, duygusal olarak da takip edildiği bir ortam kurabilmek.
Belki de en temel mesele şu: Birbirimizi gerçekten duymayı yeniden öğrenmek.
Bütün bunların sonunda insanın içinde kalan şey aslında tek bir duygu değil; karışık bir yorgunluk ve belirsizlik. Bir yandan öfke, bir yandan çaresizlik, bir yandan da “nerede yanlış yaptık” sorusu… Çünkü yaşanan her yeni olay, sadece o anı değil, geriye dönüp bakmayı da zorunlu kılıyor. Bazı şeyler sadece haber olmuyor; aynı zamanda toplumun kendine tuttuğu bir ayna haline geliyor. Ve o aynaya bakmak her zaman kolay olmuyor.
Belki de en zor olan, bu olayları sadece “olağanüstü” olarak görmeye devam etmek. Çünkü bu yaklaşım, bizi asıl konuşmamız gereken yerden uzaklaştırıyor. Oysa bazı şeyler artık tekil değil; daha geniş, daha sessiz, daha yayılmış bir sorunun parçaları gibi duruyor. Bu yüzden mesele sadece “nasıl engelleriz” sorusu değil, aynı zamanda “nasıl bu noktaya geldik” sorusu.
Bir çocuğun, bir gencin ya da bir insanın bu kadar yalnızlaşabilmesi, bu kadar öfke besleyebilmesi, bu kadar içe kapanabilmesi ya da bu kadar kopabilmesi, sadece bireysel bir mesele olarak kalmıyor. Bu, içinde yaşadığımız düzenin, ilişkilerin, iletişimin ve birbirimize bakışımızın da bir sonucu haline geliyor. Ve bu yüzden çözüm de tek bir yerde başlamıyor.
Bazen en büyük değişimler, en küçük davranışlarda başlıyor. Birini gerçekten dinlemek, geçiştirmemek, görmezden gelmemek… Basit gibi görünen ama giderek azalan şeyler. Belki de yeniden hatırlamamız gereken şey tam olarak bu: İnsanların sadece var olduğunu değil, aynı zamanda hissettiğini, yorulduğunu, değiştiğini fark etmek.
Bu yazının sonunda kesin bir cevap yok. Ama belki olması gereken de bu. Çünkü bazı meseleler cevaplardan çok, soruları doğru sormayı gerektirir. Ve biz belki de uzun zamandır bazı soruları ya hiç sormuyoruz ya da sormaktan kaçıyoruz.
Ama yine de şunu unutmamak gerekiyor: Eğer bir şeyler kırılıyorsa, bunu sadece izlemek yetmez. Çünkü hiçbir kırılma sadece olduğu yerde kalmaz. Bir yerden sonra hepimize dokunur. Ve belki de artık en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, o kırılmayı geç olmadan fark edebilmek.
Zeynep AŞIK / İletişim ve Tasarımı Uzmanı
Yorum yapabilmek için Giriş yapın.