Son Dakika


Bazen günün nasıl geçtiğini anlamadığımız akşamlar oluyor. Yapılması gerekenler yapılmış, konuşulması gerekenler konuşulmuş ama yine de içimizde garip bir yorgunluk kalmış oluyor. Öyle ağır bir işten çıkmış gibi değil; daha çok zihnin hiç susmamış gibi… Oysa yaşadığımız yer küçük, hayatın ritmi belli, günler çoğu zaman birbirine benzer bir sakinlikte akıyor. Buna rağmen neden bu kadar dolu hissediyoruz? Neden dinlenmiş gibi uyanamıyor, akşam olduğunda gerçekten durabilmiş gibi hissedemiyoruz? Belki de cevap çok uzağımızda değil. Belki de gün içinde fark etmeden en çok vakit geçirdiğimiz yerde saklı. Elimizin altında, cebimizde, sürekli açık duran o küçük ekranın içinde…
Kaçmak İçin Açtığımız, Ama İçine Doğru Çekildiğimiz O Küçük Ekran
Gün içinde ne zaman kısa bir boşluk yakalasak, ne zaman canımız sıkılsa ya da sadece birkaç dakika durup dinlenmek istesek, elimiz neredeyse refleks gibi telefona gidiyor. Bunu artık bilinçli bir tercih gibi bile yapmıyoruz; sanki o anın doğal bir devamıymış gibi ekran açılıyor. “Biraz bakıp çıkacağım” dediğimiz o anlar, günün en sık tekrarlanan alışkanlıklarından birine dönüşüyor.
Çoğu zaman gerçekten eğlenmek için değil, düşünmemek için giriyoruz o ekrana. Gün içinde birikenleri bastırmak, kafamızı dağıtmak, belki de sadece içimizdeki o kısa sessizlikle baş başa kalmamak için… Çünkü o küçük ekran, bize sürekli bir şeyler sunuyor. Görüntüler, sesler, hikâyeler. Hiç durmadan akan bir dünya. Kendi hayatımızla baş başa kalmak yerine başkalarının hayatına kısa bir uğrama hâli gibi.
Ama fark etmeden o kısa uğrama, bizi içine doğru çeken bir alışkanlığa dönüşüyor. Ne kadar süre kaldığımızı anlamadan, ne aradığımızı hatırlamadan, sadece akışın içinde kaybolduğumuz bir yere.
Kısa Bir Mola Diye Başlayıp Zihnimizi Daha Da Yoran O Görünmez Yük
Ekrana bakmak çoğu zaman küçük bir mola gibi geliyor. Günün ortasında verilen kısa bir nefes, birkaç dakikalık bir kaçış. Ama o birkaç dakika çoğu zaman fark edilmeden uzuyor. Parmağımız kaydırmaya devam ettikçe içerikler değişiyor, görüntüler akıyor, hikâyeler birbirini kovalıyor. Zihnimiz ise durmak yerine daha fazla şeyle doluyor.
Aslında bedenimiz dinleniyor gibi; oturuyoruz, hareket etmiyoruz. Ama zihnimiz tam tersine hiç olmadığı kadar çalışıyor. Sürekli yeni bir şey görüyor, yeni bir bilgi alıyor, farkında olmadan kıyaslıyor, yorumluyor, tepki veriyor. Bir süre sonra neye baktığımızı bile hatırlamıyoruz ama içimizde bir ağırlık hissi kalıyor.
Telefonu elimizden bıraktığımızda geriye tuhaf bir yorgunluk kalıyor. Sanki saatlerce bir şey yapmışız gibi, ama ne yaptığımızı tam olarak söyleyemeyecekmişiz gibi. Dinlenmek için verdiğimiz o kısa mola, zihnimizi biraz daha yorarak bitiyor.
Ve belki de en garibi şu: Bunu her gün yaşıyoruz, ama yine de aynı yere dönmeye devam ediyoruz.
Yavaş Akan Bir Şehrin İçinde Durmadan Hızlanan Bir Zihin
Aslında Yalvaç’ta hayatın ritmi belli. Günler genelde birbirine benzer bir sakinlikte akıyor. Aynı sokaklar, aynı yollar, tanıdık yüzler… Acele eden çok şey yok gibi. Dışarıdan bakıldığında insanın daha kolay dinlenebileceği, daha az yorulacağı bir düzen.
Ama mesele artık sadece yaşadığımız yer değil. Çünkü elimizin içindeki o ekran, bizi bulunduğumuz yerden çok daha hızlı akan başka hayatların içine taşıyor. Bir anda kendimizi hiç gitmediğimiz şehirlerde, hiç yaşamadığımız hayatların içinde buluyoruz. Sürekli hareket eden, sürekli değişen, sürekli daha fazlasını gösteren bir dünyanın ortasında.
Bu da ister istemez bir çatışma yaratıyor. Dışarıda hayat yavaş, ama zihnimiz o hıza alışmış durumda. Bir yanda günün dinginliği, diğer yanda durmadan akan bir içerik trafiği. İnsan bazen kendi yaşadığı hayatın temposunu bile yetersiz hissetmeye başlıyor. Sanki bir şeyler eksikmiş gibi, sanki bir yerlere yetişmesi gerekiyormuş gibi.
Oysa belki de eksik olan hiçbir şey yok. Sadece zihnimiz, sürekli daha hızlı akan bir dünyaya maruz kaldığı için bulunduğu yeri artık yeterince yeterli hissedemiyor.
Başkalarının Hayatına Bakarken Kendi Hayatımızdan Yavaş Yavaş Uzaklaşmak
Ekranda gördüğümüz her şey, aslında bize ait olmayan hayatların küçük parçaları. Kimi zaman bir başarı anı, kimi zaman güzel bir gün, kimi zaman özenle seçilmiş mutlu anlar. Biz ise günün en sıradan hâlindeyken, başkalarının en parlak anlarına bakıyoruz.
Fark etmeden bir kıyas başlıyor. Kendi günümüz, kendi hayatımız, kendi imkânlarımız daha sönük gelmeye başlıyor. Oysa gerçek olan bizim yaşadığımız, ama daha değerli gibi görünen hep başkalarınınki oluyor.
Bir süre sonra bu sadece bakmak olmaktan çıkıyor. İçten içe bir uzaklaşma başlıyor. Kendi hayatımıza, kendi anlarımıza, hatta bazen yanımızda olan insanlara karşı.
Uzaklar yakın oldu ama yakınımızdakilerle aramıza görünmeyen mesafeler girdi.
Aynı ortamda oturup farklı dünyalara dalıyoruz. Yan yana olup birbirimize uzaklaşıyoruz. Paylaşmak yerine izliyor, yaşamak yerine bakıyoruz. Ve belki de en fark edilmeden olan şey şu: Kendi hayatımız, gözümüzün önünde yavaş yavaş ikinci plana düşüyor.
Zaman Akıp Giderken Hiçbir Şey Yaşanmamış Gibi Hissetmek
Telefonu açıyoruz, kısa bir bakış diye başlıyor. Sonra bir bakıyoruz ki aradan dakikalar geçmiş. Bazen yarım saat, bazen daha fazlası… Ama o sürede ne izlediğimizi, neye baktığımızı, ne aradığımızı çoğu zaman net hatırlamıyoruz. Sadece ekran değişiyor, içerik değişiyor, biz ise aynı yerde kalıyoruz gibi.
Günün sonunda geriye dönüp baktığımızda ise garip bir boşluk hissi kalıyor. Sanki gün yaşanmış ama tam olarak biz yaşamamışız gibi. Yapılması gerekenler yapılmış, zaman geçmiş ama içimizde o günü dolduran bir şey yok.
Belki de bu yüzden dinlenmiş hissetmiyoruz. Çünkü zihnimiz sürekli dolu ama kalbimiz ve hafızamız boş kalıyor. Sürekli bir şeylere bakıyoruz ama çok azını gerçekten yaşıyoruz. Ve zaman, elimizden sessizce akıp giderken biz sadece izleyen tarafta kalıyoruz.
Günün Başlangıcını ve Sonunu Sessiz Bırakabildiğimiz Anlar
Belki de en çok gözden kaçırdığımız şey, günün en başı ve en sonu. Sabah gözümüzü açtığımız o ilk birkaç dakika ve gece uyumadan önceki son anlar. Aslında zihnin en hassas olduğu, en kolay şekillendiği zamanlar.
Ama çoğu zaman bu anları da ekrana teslim ediyoruz. Gözümüzü açar açmaz bildirimlere bakıyoruz, daha kendimize gelmeden dışarıdan gelen seslerle doluyoruz. Gece ise tam tersi; günün yorgunluğunu kapatmak yerine, zihni daha da açık bırakan bir akışın içine giriyoruz.
Oysa sadece küçük bir fark bile çok şeyi değiştirebilir. Sabah ilk 10-15 dakikayı ekransız geçirmek, güne biraz daha kendimizle başlamayı sağlar. Gece uyumadan önceki son yarım saati ekrandan uzak geçirmek ise zihnin gerçekten kapanmasına izin verir. Bunu bir kural gibi değil, sadece bir alan açmak gibi düşünmek bile yeterli olabilir.
Çünkü bazen mesele hayatı tamamen değiştirmek değil, sadece günün girişini ve çıkışını biraz daha sakin bırakabilmektir.
Aslında Kaybettiğimiz Şey Zaman Değil, Dikkatimiz
Belki de en başa dönmek gerekiyor. Yorulduğumuzu düşündüğümüz şey hayatın kendisi değil; hayatı yaşarken zihnimizi sürekli başka yerlere taşıyan bu dağınıklık. Küçük bir ekrandan içeri akan sonsuz görüntüler, haberler, hayatlar… Hepsi bir araya gelip günün içine sızıyor ve biz fark etmeden kendi anlarımızı biraz daha geri plana itiyoruz.
Bazen sadece durup etrafa bakmak bile unuttuğumuz bir şey gibi. Aynı sokak, aynı insanlar, aynı sessizlik… Ama zihnimiz başka yerlerde olduğu için burada olanı kaçırıyoruz. Belki de bu yüzden günler birbirine benziyor gibi geliyor; çünkü biz gerçekten içinde kalamıyoruz.
Ve belki de mesele büyük değişiklikler yapmak değil. Sadece bazen telefonu biraz daha erken bırakmak, sabahın ilk anını kendimize ayırmak, geceyi biraz daha sessiz kapatmak. Küçük ama etkisi büyük olan şeyler.
Çünkü günün sonunda geriye kalan şey ne kadar baktığımız değil; neyi gerçekten yaşadığımız.
Zeynep AŞIK / İletişim ve Tasarımı Uzmanı
Yorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER