logo

reklam
05 Aralık 2025

Sandığa Sığmayan Bir Devrim: Kadın Hakları

Bugün takvime baktığımızda belki sıradan bir gün gibi duruyor ama aslında Türkiye Cumhuriyeti’nin, benim de dahil olduğum genç kadınlara “Sen de buradasın, senin de söz hakkın var!” dediği çok özel bir tarih: 5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü.

Tarihteki büyük adımlar bazen bize uzak gelir; ta ki dönüp kendi hayatımıza bakana kadar. İşte bu gün tam olarak öyle. Çünkü 5 Aralık 1934, yalnızca bir yasa maddesinin kabul edildiği bir gün değil; Cumhuriyet’in kadınlara “Bu ülkede geleceği sen de şekillendireceksin” dediği bir dönüm noktasıydı. O dönem için düşününce… Bir ülkenin kadınlara seçme ve seçilme hakkı vermesi, yepyeni bir kapının açılması ve toplumsal dönüşümün hızla başlaması demekti.

Bugün bu tarihi okurken ya da bu günle ilgili bir şeyler yazarken hep şunu hissediyorum: O gün alınan karar, bizim bugün rahatça konuşabilmemizi, fikrimizi paylaşabilmemizi ve toplumun bir parçası olarak görünür şekilde var olabilmemizi sağlayan dev bir adımdı. Biz bu hakkı bugün “normal” bir şeymiş gibi yaşıyoruz ama o yıllarda bu kazanım; cesaretin, eşitlik arayışının ve kadınların sessizce sürdürdüğü mücadelenin sonucuydu.

5 Aralık bana her zaman şunu hatırlatıyor: Bugün sahip olduğumuz özgürlüklerin arkasında, adı duyulmamış ya da tarih kitaplarında sadece bir satırla geçen ama kendi döneminin sınırlarını zorlayan kadınların emeği var. Ve onların açtığı yolda yürüyen bizler, bu mirası devam ettiriyoruz.

Bu yüzden 5 Aralık sadece bir tarih değil; geçmişle bugün arasında kurulan bir köprü, “Başladık ve devam ediyoruz” diyen bir kararlılık. Biz genç kadınlar içinse çok daha özel bir anlam taşıyor: Kendimiz, çevremiz ve geleceğimiz için söz söyleme hakkımız olduğunu hatırlatan bir gün.

Sessizliğin Ardındaki Güç: Kadın Emeğinin Görünmez Bedeli

5 Aralık’ta kazandığımız söz hakkı, elbette ki çok kıymetli. Peki, bu hakkı kullanmaya çalışan kadınların omuzlarındaki görünmez yük ne kadar büyük?

Gerçekçi olalım: Kadınlar, siyasi sahnede ve iş dünyasında var olma mücadelesi verirken, aynı anda evde bir “ikinci mesai” yürütüyorlar. Yemek, temizlik, çocukların okulu, yaşlı bakımı… Bunların tamamı, ‘karşılıksız’ kabul edilen devasa bir ekonomi yaratıyor.

Bu görünmez emek, bazen bir kadının kendi kariyer hayallerini ertelemesine neden oluyor; bazen de zaten zor şartlarda çalıştığı maaşlı işinden sonra eve gelip dinlenmek yerine, ikinci bir işe başlaması anlamına geliyor. Türkiye’de bu emeğin ekonomik değeri trilyonları buluyor ama ne yazık ki ulusal gelir hesaplamalarında, emeklilik hakkı kazanımında veya sosyal güvenlik sisteminde karşılığı yok.

Bu durumun en can yakıcı yanı, bu emeğin bir lütuf değil, kadının görevi olarak görülmesi. Eşitlik mücadelesi sadece Meclis’te ya da CEO koltuğunda değil; mutfak ve çocuk odasındaki iş bölümünden başlar. Bir kadının haklarını tam olarak kullanabilmesi için, öncelikle evdeki yükün adilce paylaşılması ve emeğinin görünmezlik perdesinin yırtılması şarttır.

Yaşam Hakkı Birinci Haktır

Kadınların siyasette söz sahibi olması, ekonomide adil ücret alması ve kariyerde yükselmesi için verdikleri tüm mücadelelerin tek bir temel koşulu vardır: Güvenli bir yaşam sürme hakkı. Ne yazık ki, 5 Aralık 1934’ten bu yana 90 yılı aşkın süre geçmiş olmasına rağmen, kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetleri, ülkemizin en yakıcı ve kabul edilemez toplumsal yarası olmaya devam ediyor.

Bir kadın, evinde, sokakta, iş yerinde veya internette tehdit altında hissediyorsa, diğer tüm hakları eksik kalır. Yaşam hakkının ihlali, tüm demokratik kazanımların üzerindeki en büyük gölgedir.

Mücadele Alanları Genişledi: Fiziksel şiddetin yanı sıra, bugün kadınlar psikolojik şiddet, ekonomik şiddet ve özellikle hızla yayılan dijital şiddet ile de mücadele ediyor. Sosyal medya platformları ve internet, maalesef ki tehdit, taciz ve zorbalığın yeni mecraları haline geldi. Bir kadının dijital ortamda maruz kaldığı baskı, onun kamusal alanda sesini kısmasına neden olabiliyor.

Yasaların Önemi ve Uygulama: Bu nedenle, kadına yönelik şiddeti önlemeye dair uluslararası sözleşmelerin ve 6284 Sayılı Yasa gibi yerel düzenlemelerin önemi hayati. Bu yasalar, kadınların korunması ve faillerin cezalandırılması için birer kalkan görevi görür. Ancak en kritik nokta, bu yasaların hızla, kararlılıkla ve etkin bir şekilde uygulanmasıdır. Bir kadın koruma talep ettiğinde, sistemin hataya yer bırakmayacak şekilde çalışması gerekiyor.

Kadın hakları mücadelesi bugün, yalnızca siyasi temsilin artırılması değil, aynı zamanda tüm kadınların korkmadan nefes alabildiği ve potansiyelini tam olarak kullanabildiği güvenli bir Türkiye inşa etme mücadelesidir. Bu, sadece devletin ilgili kurumlarının değil, çevresine duyarlı her bireyin ve tüm toplumun ortak sorumluluğudur. Şiddete sıfır tolerans ilkesi, bir toplumun ilerlemişlik düzeyinin ve medeniyet anlayışının en net ve tartışmasız göstergesidir.

Unutmayalım: Güvenli bir yaşam, seçme ve seçilme hakkının kullanılabileceği zemin demektir.

1934’te Açılan Kapıdan Geleceğe Yürüyüş

5 Aralık 1934, yalnızca bir imzadan ibaret değildi; bu, Cumhuriyet’in kurucu iradesinin “Türkiye’yi sadece erkekler inşa edemez” diyerek kadınlara duyduğu güvenin tesciliydi. Ancak bugün, aradan geçen 90 yılı aşkın sürenin ardından, kazandığımız siyasi hakkın üzerindeki sis perdesini aralamak zorundayız. Evet, oy verme hakkımız var. Peki ya oy kullanmaya giderken yürüdüğümüz yollar ne kadar güvenli? Ya da eve döndüğümüzde bizi bekleyen, ulusal gelire katkısı sayılmayan o ‘ikinci mesai’nin adil bir karşılığı var mı?

Eşitlik mücadelesi artık sadece yasalarda harf harf değil, evdeki iş bölümünden, sokaktaki tacizden, iş hayatındaki terfi engelinden, hatta dijital dünyanın zorbalığından sızan ince detaylarda gizlidir. Unutmayalım ki, bir kadının sandıktan çıkan gücü, ekonomik şiddetle elinden alınabiliyor; dijital linçle susturulabiliyor ve en temel hakkı olan yaşam hakkı tehdit edildiğinde tüm kazanımlar anlamsız kalıyor.

Bugünün en büyük devrimi, kadınların sadece Meclis’te değil, mutfakta, tarlada, fabrikada ve en önemlisi kendi hayatlarında ‘görünmez’ olmaktan çıkmasıyla gerçekleşecektir. Bu nedenle 5 Aralık, bize yalnızca geçmişteki zaferi hatırlatmakla kalmaz; aynı zamanda her birimizin, toplumun en kırılgan kesimi dahil olmak üzere tüm kadınlar için şiddete sıfır tolerans gösteren, emeği gören

Güvenli bir yaşam zemini kurulmadan, hiçbir siyasi hak tam olarak kullanılamaz. O yüzden mücadele bitmedi; 1934’te başlayan devrim, hepimizin kararlılığıyla, sözümüz susmadıkça devam edecektir.

Biz Bu Hakkı 1934’te Aldık; Şimdi Daha Yüksek Sesle Konuşuyoruz.

 

Zeynep Aşık / İletişim ve Tasarımı Uzmanı

Etiketler: »
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.