logo

reklam

KUTUPLAŞAN TOPLUM VE “HOŞGÖRÜ”SÜZLÜK


admin
ozyalvac@hotmail.com

Demokrasi, en kısa ifadesiyle “halkın kendi kendini yönetmesi” olarak tanımlanmaktadır.  Demokrasi kelimesinin kökeni, gelişimi, uygulanış şekilleri, olumlu ya da eksik yönleri gibi konularda bugüne kadar çok şey söylenip yazılmış ve yazılmaktadır.

Ancak bugün gelmiş olduğumuz nokta itibariyle demokrasinin temel ilkelerinden bir tanesi olan “hoşgörü” üzerinde çok daha fazla durmamız gerektiğine inanmaktayım. Zira hoşgörü, demokrasinin diğer temel ilkeleri olan “milli egemenlik, seçme seçilme hakkı, katılım, özgürlük, eşitlik, çoğulculuk, hukuk devleti ve kuvvetler ayrılığı” ilklerinin de varlığı ve gelişimi için hayati önem taşımaktadır.

Hoşgörü fikir özgürlüğünün de, tüm farklılıklara tahammül edebilmenin de ana kaynağıdır. Dolayısıyla hoşgörü özgürlükleri, özgürlükler farklılıkları, farklılıklar da yenilik ve yaratıcılığı tetikleyecektir. Bu anlamda hoşgörü sadece demokrasinin değil, bilim ve yeniliklerin de vazgeçilmezidir. Hoşgörü farklı düşüncelerin doğuşu, her alandaki yenilik ve yaratıcıkların gelişim mayasıdır. Hoşgörü bir toplumda ne kadar derine, tabana inmiş ve hücrelere sinmişse özgürlük, demokrasi ve yaratıcılık da o kadar artmış demektir.

Hoşgörünün ilk yerleşim ve gelişim kaynağının aile, okul ve toplum (sosyal çevre) olduğunu söylemek olanaklıdır. Dolayısıyla kendimize şu soruları sormamız gerekir.

Bizler okullarda öğrencilerimize, ailemizde çocuklarımıza, işyerinde çalışanlarımıza, arkadaşlarımıza hoşgörüyü mü aşılamaktayız?

Onlardan farklı olmaları, farklı düşünmeleri, yeni bir bakış, yeni bir eleştiri getirmelerini mi istemekteyiz?

Yoksa onlara sürekli kurallara uymayı ve uyumlu olmayı, kimseyle ters düşmemeyi, eleştirmemeyi, söz dinlemeyi, başına iş ve icat çıkarmamalarını mı öğütlüyoruz?

Farklı düşünebilmenin ayrıcalık, zenginlik olduğunu mu?

Yoksa toplumda çıban başı mı olacaklarını söylüyoruz?

Tarihte ancak farklı düşünen ve eleştirel bakabilenlerin iz bırakabildiğini mi hatırlatıyoruz?

Yoksa mutluluğun suya sabuna dokunmadan yaşayabilmede mi gizli olduğunu vurguluyoruz?

Okullarda, işyerlerinde, bulunduğumuz ve iş yaptığımız her alanda farklı düşüncelere, faklı kişiliklere saygı duyup, zenginlik olarak mı kucak açıyoruz?

Yoksa eleştiri ve eleştirenleri dışlayıp, bizi koşulsuz savunup, övecek taraftar topluluğu mu toplamaya çalışıyoruz

Unutmamak gerekir ki hoşgörü ve özgürlüğün yeterince gelişmediği toplumlarda daha çok taraflık, taraftarlık vardır. Taraflık ne kadar artarsa objektiflik de o kadar azalacaktır. Olay ve olgulara hep tek açıdan bakma, herşeyi kendi lehine yorma ve yontma, aynı düşüncede olanları etrafında toplayıp onları kahraman, farklı düşünenleri öteleyip düşman görme eğilimleri artabilmektedir. Taraflığın ileri düzeyi fanatiklik, marjinalliktir. Bu da farklı düşüncelere hoşgörüyü tamamen yitirme, fanatiği olunan kitlenin tüm düşüncelerini hiç sorgulamadan kabullenip ateşli savunucusu olmak demektir.

Birey kendisini bir anda doğruluğu ve bilimsel gerçekliği olmayan birşeyi savunurken, farklı düşüncelere ve düşünenlere düşmanlık içerisinde bulabilir. Bu da toplumdaki ayrışmayı körükleyip, hoşgörü ve uzlaşı kültürünü temelinden sarsabilir. Bu anlamda özellikle sosyal medyada farklı görüş ve düşüncede olanlara yönelik giderek artan hakaret, tehdit ve küfürlerle demokratik hoşgörü ve uzlaşı kültürümüz açısından kaygı vericidir. Bugün toplumu yöneten ve yön verenler başta olmak üzere hepimize ülkemiz ve demokratik geleceğimiz açısından çok daha önemli sorumluluklar düşmektedir.

Demokrasinin dışlama, ayrışma, ayrıştırma değil hoşgörü ve uzlaşı kültürü olduğunu unutmamalı ve bunu yaşatmalıyız.

Aksi takdirde gelecek nesillere veremeyeceğimiz bir vicdani hesap hepimizi bekliyor olacaktır.

Etiketler: »
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • ÇÖPOSFERDEN YAŞAMOSFERE: “Tüketirken Tükenen Bir Medeniyete Son Çağrı”

    11 Ocak 2026 Köşe Yazıları, Tüm Manşetler

    Zamanın kum saati, 2008 yılında alışılmadık bir gıcırtıyla dönmeye başlamıştı. Mahşerin o kadim dört atlısının yanına, nalları beton ve çelikten dökülmüş, nefesi ozonu yırtan gri bir süvari yanaştı,. 5. Atlı. O gün, yılların vermiş olduğu yakıcı yıkıcı donanımlarıyla, o sadece bir felaketi değil, insanın kendi eliyle kuracağı metalik hapishaneyi muştuluyordu. İnsanlık, felaketi hep uzaklarda aradı. Oysa 2008 yılında penceremi açtığımda gördüğüm şey, kıyametin çoktan sessizce, metalik bir gri tonunda hayatımıza sızdığıydı. O gün adını koydum: Ma...
  • Prof.Dr. Zafer Karaer yazdı: Yalvaç’ta Bir Gazete

    06 Şubat 2025 Köşe Yazıları, Tüm Manşetler

    Yazıma çok önemsediğim bir paragrafla başlamak istiyorum. Gazetecilik mesleği ve gazetecilik sektörü(gazete, radyo, televizyon, internet gibi kitlesel yayın organları) DEMOKRATİK TOPLUMLARDA anayasanın öngördüğü üç devlet gücü; yasama-meclis, yürütme-hükümet ve yargılama-mahkemeler yanında dördüncü güç -DENETLEME GÜCÜ olarak anılmaktadır… Ankara’da doğmuş ve yaşamına Ankara’da devam eden, ancak küçüklüğümden beri ailemle birlikte her yaz Yalvaçta tatilini geçiren, 2007’den itibaren ise Yalvaç’ta toplu konutlarda bir ev sahibi olarak daha ...
  • BÜYÜK BAŞKOMUTAN, BÜYÜK TAARRUZ, BÜYÜK ZAFER…

    30 Ağustos 2024 Köşe Yazıları, Tüm Manşetler

    İkinci Viyana kuşatmasından (1683) tam 238 yıl sonra ilk defa Sakarya Meydan Muharebesinde toprak kaybedilmemiş, 22 gün 22 gece (23 Ağustos-13 Eylül) süren “HATTI MÜDAFAA YOKTUR, SATHI MÜDAFAA VARDIR. O SATIH BÜTÜN VATANDIR anlayışıyla gerçekleştirilen SAKARYA meydan savaşında kanlı çarpışmaların ardından durdurulan düşman, Sakarya Nehrinin batısına püskürtülmüş ve bağımsızlık yolunda en önemli adım atılmıştır, düşman ordusunu tamamen yurttan atmak amacıyla bir yıl kadar süren hazırlık döneminden sonra, 26 Ağustos 1922'de Başkomutan Mustafa Kem...
  • SOKAKTAN MECLİSE BÖYLE NEREYE?..

    24 Ağustos 2024 Köşe Yazıları, Tüm Manşetler

    O gün sabah erken kalktım. Hava sakindi. Üç gündür dağdan esen sert ve şiddetli, aynı zamanda sıcak rüzgâr dinmişti. Denize gidebilirdim. Mayomu giydim ve yaklaşık 600 metre uzaklıktaki denize hızlı adımlarla kısa sürede ulaştım. Yaklaşık 1 saat deniz kenarında yürüyüş ve yüzmeden sonra biraz yorgun vaziyette dönüş yolunda, bahçesinde etrafı temizleyen 50-55 yaşlarında zaman zaman ayak üstü sohbet ettiğim Hakan’a rastladım. Kendisi mühendisti, zamanında İstanbul da şirketleri ve iyi bir hayatı olmuş, ancak hayatın acımasız yanlarını da yaşam...