logo

reklam

Osmanlı-Rus harbine Yalvaç’tan 500 süvari katıldı

Bekir MANAV – Tarihçi/Araştırmacı Yazar
Tarih Kültür Araştırma Derneği (Tarih-Der) Başkanı

 

Sene 1829-1830 yılları…

Osmanlı-Rus Harbi bütün şiddetiyle devam ediyor. Devlet yorgun, hazine yorgun, ordu yorgundu. 2.Mahmut Yeniçeri Ocağını kaldırmış, eski düzen çökmüştü. Yeni ordu ise henüz tam kurulmamıştı. Rus orduları ilerlerken devletin en büyük ihtiyacı artık askerdi. Hem de acilen askere ihtiyaç vardı.

İşte tam bu dönemde gözler taşraya çevrildi. Anadolu’nun ayanlarına haber gönderildi.

Ayanlar, bulundukları bölgede sözü geçen yerel eşraflardı. Bugünkü anlamda sadece “zengin” kişiler değillerdi. Vergi toplarlar, bölgede güvenliği sağlarlar, adam beslerler, gerektiğinde kendi güçleriyle devlete asker gönderirlerdi. Genelde AĞA olarak anılan kimselerdi.

Ayanlar bir nevi devletin taşradaki dayanaklarıydılar. Kiminin çiftliği vardı, kiminin aşireti, kiminin atlı kuvveti, ağa da paşa da onlardı yani.

Devlet merkezde zayıfladığında Anadolu’da düzen çoğu zaman onların eliyle ayakta kalıyordu.

Sadrazam maiyetindeki “2. Ordu” için asker çağrısı yapıldı. Buradaki 2. Ordu bugünkü gibi sürekli bir kolordu değildi. Savaş için oluşturulmuş büyük sefer kuvvetlerinden biriydi. Devlet, Rus Harbi’nde cepheye yetiştirmek üzere Anadolu’dan asker toplamaya çalışıyordu.

Arşiv belgesine göre, Konya mütesellimi Cemaleddin’in oğlu 500 süvari gönderdi. Bu çok normaldi aslında, koskoca Konya’nın yöneticisi sayılır. Gücü var, serveti var, adamı var, nüfusu ve nüfuzu var.

Ama asıl dikkat çeken başka bir şey.

Yalvaç Ayanı Mehmed Ağa’nın da tam 500 süvari asker göndermesi.

Durup düşünmek gerekiyor.

O yıllarda Yalvaç’ın nüfusu kaçtı ki? Her evden bir kişi gitse yüzlerce aile eder. Bu askerlerin yalnızca merkezden değil, Yalvaç’ın köylerinden, obalarından, çevredeki Türkmen topluluklarından toplandığı açıkça anlaşılıyor.

Konya’yı anlarsın, ama 200 yıl önce Yalvaç’tan Konya kadar 500 süvari çıkması başka bir şeydir.

Süvari olmak öyle normal piyade gibi değil daha zordur. At sürebileceksin, silah kullanacaksın, uzun yol dayanıklılığın olacak, atını idare edeceksin, günlerce seferde kalacaksın.

Yani düşünün Yalvaç’ın köylerinden 17 yaşında bir delikanlı, yanında 30 yaşında evli çocuklu biri, belki yanında daha önce eşkıya takibine çıkmış tecrübeli bir atlı, hepsi aynı kafile içinde olabilir.

Bu kayıt bize yalnızca bir asker sevkiyatını anlatmıyor. Yalvaç’ın o dönemki askerî, ekonomik ve sosyal gücünü gösteriyor.

Muhtemelen o 500 kişinin içinde bıyığı yeni terleyen gençler de vardı, yıllardır silah taşıyan orta yaşlı adamlar da.

Ve düşünmesi insanı etkiliyor, belki Yalvaç’tan ilk kez çıkan gençlerdi, belki hayatlarında ilk kez Yalvaç dışına çıktılar, belki Tuna boylarında, Balkan dağlarında can verdiler, dönebileni olduysa geri döndüklerinde artık eski insanlar değillerdi.

Psikolojileri yerinde olmazdı çünkü. Kesilen kollar, bacaklar, sakatlanmalar, zulümler o savaş psikolojisi öyle basit bir şey değildi.

Bir arşiv kaydındaki “500 süvari” ifadesinin arkasında aslında yüzlerce ayrı hayat, aile ve hikâye saklıdır. Çok değil bu anlattıklarım 200 sene önce oldu.

Demek ki Yalvaç ayanı öyle sıradan biri değildi. Atlı birlik besleyebilen, çevresinde adam toplayabilen, devletin doğrudan muhatap aldığı güçlü bir yerel otoriteydi.

Ve daha da önemlisi, Devletin en zor zamanında Yalvaçlılar yine ordunun yanında durmuştu.

Belki o süvarilerin çoğu geri dönemedi, belki isimleri bugün unutuldu.

Ama Osmanlı’nın en buhranlı yıllarında Yalvaç’tan yüzlerce atlı askerin cephe yollarına düştüğünü bilmek bile insanı derinden etkiliyor.

Düşünün…

1829 yılında Osmanlı-Rus Harbi’ne giden Yalvaçlı süvarilerin çoğu bugün kafelerde oturan gençlerle aynı yaşlardaydı.

Bugün bir elde telefon tiktoklarda saçma sapan haller, diğer elde kapiçinolarla dolaşılan yaşlarda, onlar at sırtında cephe yollarına düştüler.

Biz bugün sıcak evlerimizde otururken, onlar Tuna boylarında soğuk gecelerde nöbet tuttu.

Biz bugün sosyal medyada vakit geçirirken, onlar aylarca memleket yüzü görmeden savaş meydanlarında bulabildilerse kapuska çorbasına talim ettiler.

Yalvaç sokaklarında yürürken bazen durup düşünmek gerekiyor…

Bu memleket sıradan bir Anadolu kasabası değildi.

Devletin en zor zamanında 500 atlı süvari çıkarabilen ölüme gidenlerin bir memleketiydi.

Bugün Yalavaç’ta o askerlerin torunları yaşıyor.

Belki o gençlerden biri son kez Devlethan önünden geçti, anası arkasından baktı.

Belki Çınaraltı’nda vedalaştılar.

Şimdi bu caddelerde yürürken biraz daha farklı bakmak gerekiyor.

Çünkü bu topraklar yalnızca taşla, toprakla kurulmadı.

Bu memleketin tapusuna can veren insanlar vardı.

Kıymetli hemşehrilerim unutmayın, bugün huzur içinde yaşadığımız her sokakta, geçmişin sessiz ayak izleri dolaşıyor.

Belge kaynağı: Başbakanlık Osmanlı Arşivi (BOA), Cevdet Askeriye nr. 1212-54335, H. 29.02.1244. (Görselde belge görüntüsü mevcuttur. Bu yazdıklarımı genel çerçevede kitabımıza ekleyeceğim.

Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.