logo

reklam
02 Haziran 2026

Bekir Manav Yazdı: KÖSTÜKLÜ OSMAN EFE

Isparta Yalvaç’ın somut olmayan kültürel mirasına ait bir türkünün hikayesini 1937 yılında Niğde Dergisi’nde döneme yakın anlatan bir hemşehrimizin dergideki yazısını aynen aktarıyorum:
Osman Efe’yi ve Yalvaç’ı Niğde Akpınarlarında anlatmaktaki amacım, onun kahramanlık hayatının son dönemlerinin Niğde’nin Aksaray ilçesiyle olan ilgisini ortaya koymaktır.
Orta Anadolu yaylasının batı geçiş bölgesinde, Anamas ve Sultan Dağları arasında, göller yöresinin en güzel ve en hareketli arazilerinden birinde kurulmuş, arkasını çamlık, fındıklık ve kestanelik yamaçlara dayamış şirin bir kasaba olan Yalvaç, Isparta’nın en güzel ilçelerinden biri olarak adı ve ünüyle yurdumuzda varlığını sürdürmektedir.
Bu bölgenin tarihi, Orta Anadolu’nun genel tarihiyle bağlantılıdır. İlk Hitit araştırmalarında Etilerin Türk olduğu görüşü, Yalvaç’taki Pisidia Antiokheia harabeleri üzerinde kırk kırk beş yıl çalışan İngiliz araştırmacı Sir W. Ramsay tarafından ortaya atılmış ve daha sonra Türk Yurdu Mecmuası’nda yayımlanan bir yazıyla ilim dünyasına duyurulmuştur.
Ben burada Yalvaç’ın tarihinden söz edecek değilim. Haçlı Seferleri sırasında Gıdfroi’yi mağlup eden Kılıç Arslan’ın bu zaferi, yanı başındaki Yalvaçlılarla birlikte kazandığı anlatılır. Bol pınarları, geniş ovaları ve ormanları, yaklaşık 1200 metre rakımı, Eğirdir ve Hoyran gölleri kıyısındaki konumu, bu çevrenin insanlarını güçlü, dayanıklı, inançlarına bağlı ve daima dinç tutmuştur.
Nasıl ki İzmir çevresinde Çakırcalı hafızalarda yaşamışsa, Yalvaç’ın da hatıralarda yaşayan bir efesi vardı: Osman Efe.
Osman, yukarıda tasvir etmeye çalıştığım, sık ağaçlarla çevrili, berrak pınarlarıyla insanı dinlendiren Köstük köyünde tahminen Hicri: 1293 yılında doğmuş, Hicri: 1318 yılında ölmüştür. Babasının adı Molla Veli’dir. O dönemde birçok şehir ve kasabada olduğu gibi ilim öğrenmek amacıyla Yalvaç’tan ayrılmış, Emir Ahmet adıyla bilinen meşhur medreseye öğrenci olarak gitmiş ve mütevazı odalardan birinde kalmıştır.
Yanında bir arkadaşı da vardır. Bir zamanlar seksen doksan bin nüfusa ulaştığı söylenen bu kasabada, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinin ilerleyen yıllarında gayrimüslim nüfus oldukça azalmıştı. Osman da medrese arkadaşları gibi borçlanmış, zamanın şartları gereği çeşitli mali sıkıntılar yaşamıştır.
Bu durumdan etkilenen Osman, bir arkadaşının uğradığı haksızlığın intikamını almak ve kendisini bezdiren düşmanlarından kurtulmak için silahına ve atına sarılmak zorunda kalmıştır. Rivayete göre Bodos Çorbacı ve arkadaşını öldürmüş, ancak bu olaydan sonra jandarmanın takibine uğrayan bir eşkıya olarak görülmeye başlanmıştır. Böylece Bodoslar ve çorbacılarla mücadele eden, aynı suçlamalarla ortadan kaldırılması amaçlanan bir kişi hâline gelmiştir.
Bir gün yağız atıyla yola çıkan, halk arasında Osman Bey diye tanınan bu yiğit, Akşehir ve Antalya’dan Türk köylerini sömürmek için gelen Bodos çorbacılarının kervanlarını vurmuş; elde ettiği ganimetleri ise yoksul köylülere, tek öküzlü çiftçilere ve bakımsız kalmış bağların yeniden canlanmasına harcamıştır. Ankara’yı, Çankırı’yı, Konya Ovası’nı ve Aksaray’ı dolaşmıştır.
Bu bölgede çorbacılara düşman, yoksul ve hasta köylülere yardımcı olmuştur. Konya zaptiyesi ise onu yakalamakla görevlidir. Tesadüf sonucu yolu, bugün hâlâ adı bilinen Amaratlı Mehmet Ağa’nın babasının odasına düşmüştür. Bu köy ağası, Osman gibi ünlü bir efeyi evinde uzun süre saklayamayacağını anlayınca onu Aksaray’ın Eşmekaya köyünde yaşayan İbrahim Bey’in babasının konağına göndermiştir. O gün konakta düğün vardır.
Osman’ın burada bulunduğunun öğrenilmesi, hem zaptiyeyi hem de hükümeti telaşlandırmıştır. Yakalanmasına karşılık verilecek ödülün cazibesi mi, yoksa başka bir sebep mi bilinmez; Konya’ya gizlice haber gönderilmiştir. Osman daha önceki çatışmalarda aldığı yaralardan dolayı rahatsızdır. Güvendiği bu evde dinlenmeye çekilmiş, yanında yalnız bir arkadaşı kalmıştır.
Uzun yolculukların ve çetin çatışmaların verdiği yorgunlukla derin uykuya dalan Osman ve arkadaşı, ansızın baskına uğramışlardır. Osman uyandığında silahları ortada yoktur. Beş altı güçlü adam üzerlerine çullanmıştır. Arkadaşının bir tabancası ise yastığının altındadır. Hemen davranıp saldırganlara:
“Çekilin, yakarım!”
diye bağırmıştır.
Osman durumu görünce sert ve erkekçe bir tavırla:
“Boşuna ateş etme! Erkek adama tuzak kurulmaz, silah böyle kullanılmaz!”
demiştir.
Daha sonra Osman Konya hapishanesine gönderilmiştir. Vatandaşlara zarar vermediği gerekçesiyle beraat edeceği düşünülmektedir. Hapishanede saygı duyulan, sözü geçen bir efe olmuştur. Ancak on beş yıl boyunca peşinde koşan zaptiye ve muhafızlar, beraat ettikten sonra yeniden başlarına dert olacağından korkmuşlardır. Bunun üzerine bir hile kurarak onu kaçıyormuş gibi gösterip vurmuşlar ve Konya Hapishanesi’nin ortasında, bekleme kulübelerinden açılan altı meçhul kurşunla arslan gibi gövdesini yere sermişlerdir.
Osman Efe ölürken ikinci kez ve kahpece kurulmuş bir tuzağın kurbanı olduğuna yanıyordu. Keşke erkekçe sıkılmış bir düşman kurşunuyla ölebilseydi.
Halk, Osman Efe’nin türkülerini tek telli sazları ve gözyaşlarıyla onun için bir ağıt gibi söylemiştir.
Bu trajik hikâyeyi, uzun yıllar ona arkadaşlık etmiş olan ve daha sonra Sultan Dağları eteklerindeki Örkenez köyünde Derviş Hoca Ahmet adıyla tanınan Örkenezli Ahmet Ağa’dan ve Aksaraylı Amaratlı Mehmet Ağa’dan dinledim.
Osman Efe’nin yoksul köylüleri sevindiren, Bodoslardan aldığını ihtiyaç sahiplerine dağıtan hayatını anlatan ve bugün hâlâ yörede hatırlanan bu türkü de, Efe’nin atının terkisinde dolaşmış ve sonradan vefat etmiş olan Şerife Abla’nın ağzından derlenmiştir.
1
Osman yükünü yıkmış yolun sağına,
Atım işlemeyor findos dağına,
Hiç adam teslim olur mu kürdün beyine?
Süpürün şu damları Osman geliyor,
Kır atına binmiş arslan geliyor.
2
Akşehirden çıktım saat beş idi,
Kır atımla martın bana eş idi,
Öldürdüğüm gavur yüz on beşti,
Süpürün damları Osman geliyor,
Kır atına binmiş arslan geliyor.
3
Gece ile gündüz yol ettim kararım,
Olmaz kardaş deyen benim zararım,
Elimde martınım gavur ararım,
Düştüm bir ırmağa ağlar giderim,
Kızıl ırmak gibi item çağlar giderim.
4
Yüce dağ başında mangal kömürü,
Konya Valisinden aldım emiri,
Allah arkadaşlara versin ömürü,
Kefenim koynundadır Osman efe,
Kaçamak yolları bol Osman efe.
5
Konya damlarına attım postumu,
Bilemedim düşmanım dostumu,
Selam söyle annem bana küstümü?
Okundu fermanım üç günüm kaldı,
Nişanlımın koynunda müşkülüm kaldı.
6
Konya damlarını yardım da çıktım,
Katillik fermanını aldım da çıktım,
Kefenim boynuma sardım da çıktım,
Kefenim koynundadır Osman efe,
Kaçamak yolları bol Osman efe.
7
Osmanın bindiği yaldızlı eğer
Her gelen kurşunlar Osmana değer
Osmanın anası boynunu eğer
Açıl kör dumanlı dağlar kayğılardayız,
Garip bülbüller gibi ahû zâadayız.
8
Karağaç yollarında bedesten açıldı,
Gâvur İzmirden mallar saçıldı,
Bodos çorbacının rakısı içildi,
Açıl dağlar çiçeği yârin olayım,
Elâ gözlerine kurban olayım.
9
Yüce bağ başında bir ulu leylek,
Leyleğin ağzında bir karlı değnek,
Osman dedikleri bir civan zeybek,
Ellerim kelepçek dal boynum lâle,
Lâlenin yerleri pek güzel âlâ.
10
Atımı bağladım ben bir çalıya,
Arzuhalim çıktı Bâb-ı Âliye,
Yine minnet düştü saçlı doruya,
Açıl kör dumanlı dağlar kayğılardayız,
Garip bülbül gibi ahû zardayız.
11
Konyanın dağları dikendir, diken,
Kör olsun bizleri bu yola döken,
Kaymakam beyimdir boynumu büken,
Açıl dağlar başı kayğılardayız,
Garip bülbül gibi ahû zardayız.
12
Sillenin evleri kayalar başında,
Arzum kaldı toprağında taşında,
Bir ben değil bütün âlem başında,
Açın şu damları Osman geliyor,
Kır atın üstünde arslan geliyor.
Seyfi Yalvaçer – 1937 AKPINAR – NİĞDE HALKEVİ DERGİSİ Sayı:34
Bekir MANAV 02.06.2026 – ISPARTA

Etiketler:
Share

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.