Son Dakika


ZAMAN NEREYE GİDİYOR?
Hayat hızlandı. Günler kısalmadı belki ama günlerin içi dolup taşmaya başladı. Sabah uyanıp akşam eve dönene kadar geçen sürede, fark etmeden kaybolan onlarca an var. Trafikte, durakta, bir sırada beklerken ya da elimizde telefonla ekrana bakarken… Zaman çoğu zaman planlayarak değil, kendiliğinden akıp gidiyor. Üstelik bunu fark ettiğimiz anlar genellikle günün sonunda oluyor.
Bir günün nasıl geçtiğini anlamadan “bugün de bitti” dediğimiz anlar artık sıradan. Trafikte geçen dakikalar, bir işlemi halletmek için beklerken kaybolan zamanlar, kısa bir mola diye açılan sosyal medyanın saatlere dönüşmesi… Bunların hiçbiri tek başına büyük bir kayıp gibi görünmüyor. Ama bu küçük parçalar bir araya geldiğinde, bir yılın sonunda geriye koca bir boşluk kalıyor.
Zamanın nereye gittiğini sorguladığımız bu dönemde, asıl sorun belki de zamanın hızlı akması değil. Asıl mesele, onu nasıl ve neye harcadığımızı çoğu zaman fark etmememiz. Gün içinde “boş” sandığımız anlar, aslında hayatımızdan sessizce eksilen parçalara dönüşüyor. Ve bu kayıplar fark edilmedikçe, zamanla aramızdaki mesafe de giderek açılıyor.
GÜNLÜK HAYATTA KAYBOLAN ZAMANLAR
Günlük hayat, çoğu zaman fark etmediğimiz beklemelerle dolu. Sabah evden çıkıp akşam geri dönene kadar geçen sürede, zaman sadece yapılacak işlerle değil, aralarda kaybolan anlarla da tükeniyor. Trafikte ilerlemeyen araçlar arasında geçen dakikalar, bir işlemi halletmek için girilen kurumlarda uzayan sıralar, duraklarda beklenen otobüsler… Tüm bu anlar, günün küçük parçaları gibi görünse de toplamda ciddi bir zaman kaybına dönüşüyor.
Bu bekleme kültürü artık hayatın doğal bir parçası hâline gelmiş durumda. Çoğu zaman bu anları “nasıl olsa geçiyor” diyerek kabul ediyoruz. Beklerken durup düşünmek, o anı değerlendirmek yerine, zamanın kendi kendine akmasına izin veriyoruz. Böylece fark etmeden, günün en verimsiz anları birikiyor.
Bir diğer büyük zaman kaybı ise dijital dünyada yaşanıyor. İnternette kısa bir bakış için açılan ekranlar, çoğu zaman kontrolsüz bir kaydırmaya dönüşüyor. Ne aradığımızı tam olarak bilmeden geçirilen dakikalar, saatler… Günümüzde zaman çoğu zaman gerçekten dinlenerek değil, fark etmeden tüketilerek geçiyor.
Bu anların ortak noktası ise aynı: Hepsi küçük, hepsi sıradan ve hepsi gözden kaçıyor. Ama günün sonunda, hatta yılın sonunda, geriye dönüp bakıldığında kaybolan zamanın hiç de az olmadığı fark ediliyor.
KAYDIRMA KÜLTÜRÜ VE ZİHİNSEL YORGUNLUK
Günümüzde boş zaman denildiğinde akla gelen ilk şeylerden biri telefona uzanmak. Kısa bir mola vermek, biraz kafayı dağıtmak ya da sadece oyalanmak için açılan ekranlar, çoğu zaman fark edilmeden uzun bir kaydırmaya dönüşüyor. Zaman geçirildiği sanılan bu anlar, günün sonunda zihni dinlendirmek yerine daha da yorabiliyor.
Doomscrolling olarak adlandırılan bu alışkanlık, özellikle fark edilmeden yapılmasıyla dikkat çekiyor. Ne okunduğu, ne izlendiği tam olarak hatırlanmıyor; sadece zamanın geçtiği fark ediliyor. Gün bitip telefon bir kenara bırakıldığında ise ortada tuhaf bir boşluk hissi kalıyor. Dinlenmiş hissetmek yerine, daha da yorgun olmak bu yüzden şaşırtıcı değil.
Bu durum, günün sonunda sıkça sorulan o soruyu beraberinde getiriyor: “Bugün ne yaptım?” Aslında gün dolu geçmiş gibi görünse de, somut bir karşılık bulmak zorlaşıyor. Çünkü zihni meşgul eden bu içerikler, üretmekten çok tüketmeye dayanıyor.
Kaydırma kültürü, zamanı fark ettirmeden alıp götürürken aynı zamanda zihinsel enerjiyi de tüketiyor. Bu da gün içinde yapılabilecek küçük ama anlamlı şeylere yer bırakmıyor. Zaman varmış gibi hissediliyor, ama günün sonunda elde kalan çoğu zaman yorgunluk oluyor.
2026’DA BU ZAMANLAR NEYE DÖNÜŞEBİLİR?
2026, zamanı tamamen kontrol altına aldığımız bir yıl olmak zorunda değil. Kimsenin her anını planlayabildiği, her dakikasını verimli kullandığı bir hayat gerçekçi de değil. Ama belki bu yıl, kaybolan anları fark etmeye başladığımız bir eşik olabilir. Çünkü çoğu zaman mesele zamanın azlığı değil, onun nasıl aktığını görmemek.
Gün içinde zaten var olan bu boşluklar, küçük değişimlerle farklı anlamlar kazanabilir. Trafikte ya da yolda geçen zamanlar, sadece beklemekten ibaret olmayabilir. Bir podcast, kısa bir sesli içerik ya da ilgimizi çeken bir konu, bu anları daha verimli hâle getirebilir. Aynı şey bekleme süreleri için de geçerli. Bir durakta, bir sırada ya da kısa bir molada geçen dakikalar, yeni bir bilgiyle temas kurmanın küçük bir fırsatına dönüşebilir.
Kitap okumaya zaman bulamayanlar için de seçenekler var. Herkes her gün uzun uzun okumak zorunda değil. Ama sesli kitaplar ya da kısa metinler, bilgiyle bağ kurmayı tamamen koparmadan sürdürebilir. Mesele büyük hedefler koymak değil; zaten kaybolan anları biraz olsun geri kazanabilmek.
Bu yaklaşım, zamanı daha değerli kılmaktan çok, onunla olan ilişkimizi değiştirmeyi amaçlıyor. Zamanı kovalamak yerine, onun içinden küçük parçalar çekip almak… Belki de 2026’nın asıl farkı burada ortaya çıkacak.
Kusursuz Planlar Yerine Küçük Alışkanlıklar
Kendini geliştirmek denildiğinde çoğu zaman göz korkutan hedefler akla geliyor. Uzun listeler, büyük planlar, hiç aksamadan sürdürülecek programlar… Oysa çoğu insan için asıl mesele, bu hedefleri başlatmak değil; devam ettirebilmek. Bu yüzden belki de kendimizi geliştirmeye çalışırken daha küçük, daha ulaşılabilir adımlarla düşünmek gerekiyor. Günde on dakikalık bir okuma, bir kelime öğrenmek ya da merak edilen bir konuyla kısa süreliğine bile olsa ilgilenmek, zamanla bir alışkanlığa dönüşebiliyor.Önemli olan bunu bir zorunluluk hâline getirmemek.
Kitapla kurulan bağ da böyle. Her gün saatler ayırmak mümkün olmasa bile, kısa temaslar bile o bağı koparmamaya yetiyor. Dil öğrenmek ya da yeni bir beceri kazanmak da benzer şekilde ilerliyor. Her şeyi aynı anda öğrenmeye çalışmak yerine, küçük parçalar hâlinde ilerlemek daha sürdürülebilir oluyor. Bir podcast, kısa bir video ya da birkaç dakikalık bir dinleme, fark edilmeden zihinde yer etmeye başlıyor. Buradaki asıl mesele kusursuz bir düzen kurmak değil. Niyet etmek ve o niyeti baskıya dönüştürmeden hayatın içine yerleştirebilmek. Zamanı tamamen kontrol etmek mümkün olmayabilir; ama onunla daha bilinçli bir ilişki kurmak mümkün. Zaman, geri alınamayan tek şey. Ne ertelenebiliyor ne de bir yerden sonra telafi edilebiliyor. Buna rağmen çoğu zaman onu fark etmeden harcıyoruz. Günler geçiyor, haftalar bitiyor ve dönüp baktığımızda geriye kalan şey çoğu zaman yorgunluk oluyor. Oysa mesele daha fazlasını yapmak değil; elimizde olanı daha anlamlı hâle getirebilmek.
Belki de 2026’nın en büyük hedefi, her şeye yetişmeye çalışmak olmamalı. Daha hızlı olmak, daha çok üretmek ya da sürekli bir şeyleri tamamlamak zorunda da değiliz. Bazen sadece durup, zamanın nasıl aktığını fark etmek yeterli. Kaybolan anları görmek, küçük boşlukları geri kazan mak ve o anların içine kendimizden bir şeyler koyabilmek… Zamanı tamamen kontrol edemeyiz ama onunla kurduğumuz ilişkiyi değiştirebiliriz. Belki de 2026, kaybolan saatlerin değil; fark edilen anların, küçük kazanımların ve bilinçli tercihlerle geçen günlerin yılı olabilir. Daha fazlasını yetiştirmek için değil, elimizdeki zamanı gerçekten yaşamak için.
Zamanı Yönetemediğimiz Değil, Fark Etmeden Tükettiğimiz Bir Dönemdeyiz.
Zeynep AŞIK / İletişim ve Tasarımı Uzmanı

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER