Son Dakika


09.05 Sessizliği:
Durmak mı, Düşünmek mi?
Yalvaç’ın tarih kokan sokakları, 10 Kasım sabahı saatler 09.05’i gösterdiğinde, her yıl aynı siren sesiyle bir anlığına donar. Çarşıdaki hareketlilik durur, kahvede çayını yudumlayan vatandaş, tarlasına giden çiftçi, okuluna koşan öğrenci… herkes ayakta, saygı duruşundadır. Bu bir dakikalık sessizlik, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e duyulan o derin, ebedi minnetin ritüelidir.
Peki, o siren sesi sustuğunda ve başımızı yorgunlukla değil de sorumlulukla kaldırdığımızda, gerçekten neyi anlıyoruz? Sadece takvim yaprağında işaretlenmiş bir günü mü, yoksa o bir dakika boyunca duran hayatın, yeniden başlaması için bize bırakılan fikirleri mi? Ne yazık ki, zamanla anma eylemi bir “yapılması gereken” alışkanlığa, bir ritüele dönüşebiliyor. Oysa Atatürk’ün dehası, bize sadece bir cumhuriyet bırakmakla kalmadı; o Cumhuriyeti ayakta tutacak düşünce sistemini miras bıraktı.
O sessizlik, aslında bir bitiş değil, büyük bir başlangıcın ve muhasebenin sesi olmalıdır. Bizi, “O’nun fikirlerini bugün Yalvaç’ta ne kadar yaşatıyoruz?” diye sarsmalıdır. Zira gerçek saygı, sadece durmakla değil, O’nun vizyonunu anlamak ve yürüme azmiyle başlar.
Akılcılık ve Bilimin İzinde Gençlik
Atatürk’ü anlamanın en net yolu, onun en temel ve en sarsılmaz ilkesine bakmaktır: “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.” Bu söz, sadece okulların duvarına asılacak bir vecize değil; Yalvaç’ın geleceğini aydınlatacak bir felsefenin pusulasıdır.
Yalvaç’ta, tarımdan sanayiye, ticaretten kültüre kadar her alanda atılacak her yeni adımın temeli, bilimsel düşünceden geçiyor. Özellikle yerel bir kentte, gençliğimizi yalnızca okullardaki ders müfredatlarıyla değil, sorgulama cesaretiyle yetiştirmek zorundayız. Gençlerimiz, atalarımızın mirası olan bu topraklarda yetişirken, dünyanın nereye gittiğini merak etmeli, eleştirel düşünceyi benimsemeli ve ezberden kaçınmalıdır.
Atatürk’ün çağdaşlık ideali, şehirlerin büyüklüğüyle ölçülmez. Yalvaç’taki bir meslek lisesi öğrencisinin tasarladığı bir proje, bir ziraat fakültesi öğrencisinin toprağa dair yaptığı bilimsel bir gözlem, en büyük şehirdeki bir keşif kadar değerlidir. Çünkü onlar, “ilmi mürşit” kabul eden yeni neslin temsilcileridir.
Yalvaç’ın değerli öğretmenleri ve aileleri olarak bizim borcumuz; gençlerin bu bilim ışığını söndürmemek, aksine körüklemektir. Çünkü geleceğe ışık, sadece beton binalarla ya da bol hasatla sağlanmaz; geleceğe ışık, okul sıralarında değil, düşünen ve üreten gençlerin zihinlerinde yanar. Atatürk’ü anmak, tam olarak bu çağdaşlık idealini sürdürmek demektir.
Sarsılmaz Miras: Akıl, Bilim ve Cumhuriyet İlkeleri
Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamak, sadece bir cumhuriyet kurucusunu değil, aynı zamanda toplumu baştan aşağı yeniden inşa eden büyük bir düşünce adamını anlamak demektir. O’nun mirası, basit bir fikir değil, cehalete, dogmaya ve geri kalmışlığa karşı ilan edilmiş topyekûn bir savaşın sonucudur.
O, devrimlerini bir fermanla değil, akıldan ve bilimden aldığı karşı konulmaz güçle, milletin iradesiyle gerçekleştirdi. “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir, fendir,” sözü, sadece eğitim sistemimizin değil, toplumsal düşünce biçimimizin de pusulası oldu. Bu ilke doğrultusunda, eğitimi dini ve geleneksel kalıplardan çıkarıp modern bilime açan Tevhid-i Tedrisat Kanunu’nu getirdi. Medeniyet yolunda attığımız en önemli adımlardan biri olan Harf Devrimi ile okuma yazmayı kolaylaştırdı, böylece bilgiyi geniş halk kitlelerine ulaştırdı.
Bu sarsılmaz mirasın temeli, Türkiye Cumhuriyeti’ni ümmet bilincinden modern millet bilincine taşıyan Cumhuriyetçilik ve Milliyetçilik ilkeleriyle atılmıştır. Cumhuriyet, egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ilan etti. Ancak O’nun vizyonu sadece siyasi yapıyı değiştirmekle kalmadı; toplumsal yaşamı da kökten dönüştürdü. Türk Medeni Kanunu’nu kabul ederek kadınlara hukuk ve miras alanında eşitlik tanıdı; bu eşitliği taçlandıran Kadınlara Siyasi Haklar ile Türk kadınına dünyanın birçok ülkesinden önce seçme ve seçilme hakkı verdi. Bu adım, çağdaş bir toplum olmanın en büyük kanıtıdır.
Bugün bir kadının meslek sahibi olması, bir gencin üniversiteye gitmesi, bir devlet dairesinde liyakatin esas alınması tüm bunlar O’nun Halkçılık, Laiklik ve Devletçilik ilkelerinin ta kendisidir. Laiklik, aklın ve bilimin rehberliğini garanti altına alırken; Devletçilik, o dönemde özel sektörün üstlenemeyeceği büyük kalkınma hamlelerinin teminatı olmuştur.
Bizim 10 Kasım’da borcumuz, bu kazanımları zedeleyen her türlü gerici, akıl dışı ve eşitlik karşıtı yaklaşıma karşı fikirde, vicdanda ve eylemde uyanık durmaktır. Başkomutan Atatürk’ün kurduğu bu Cumhuriyet; geçici şahıslara veya günlük tartışmalara değil, bu sarsılmaz ve ilerici ilkelere emanettir. Fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller yetiştirmek; bu büyük lidere ve silah arkadaşlarına vereceğimiz en onurlu cevaptır. Bu ilkeler, dün olduğu gibi bugün de Türkiye Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının, ulusal birliğinin ve çağdaş dünyadaki onurlu yerinin yegâne ve tartışılamaz teminatıdır.
Cumhuriyet’e Borcumuz: Bir Çelenk Değil, Bir Adım
Her 10 Kasım’da, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün manevi huzurunda, resmi törenlerle çelenkler bırakılır. Bu eylem, milletimizin O’na duyduğu sarsılmaz minnetin ve saygının sembolik bir ifadesidir. Ancak Atatürk’e olan borcumuzu, yalnızca anıtların önüne konulan bir çelenkle ya da sadece iki dakikalık bir siren sessizliğiyle ödeyebileceğimizi düşünmek, büyük bir yanılgı olur.
Bizim asıl borcumuz; maddi değil, manevidir. O’nun fikirlerinin, ilkelerinin ve devrimlerinin günlük yaşamımızdaki her bir “adım” ile yerine getirilmesidir. Atatürk, bize yalnızca bir ülke değil, bir vizyon emanet etti. Bu vizyona sahip çıkmak demek; boş sözler yerine liyakat esasını benimsemek, kolay yoldan kazanç yerine dürüst ve alın teriyle üretim yapmak, her alanda bilimi ve aklı rehber edinmek demektir. Ülkenin dört bir yanında, küçük bir atölyede bile olsa, alın teri döken, ülkesine katma değer sağlayan her birey, bu borcun en değerli taksidini ödemektedir. Borcumuzun en büyük kalemi ise aydınlanmadır. Karanlığa karşı akıl ve bilimin ışığını savunmak, farklı fikirlere tahammül etmek ve sürekli öğrenme azmini korumaktır. Çünkü O’nun istediği Cumhuriyet, yalnızca binalardan ibaret bir yapı değil; fikri hür, vicdanı hür bireylerden oluşan, daima ileriye bakan bir toplumdur.
Cumhuriyet’in gerçek bekçileri, her sabah dürüstçe işine giden, çocuklarını iyi bireyler olarak yetiştirmeye çalışan, haksızlık karşısında susmayan insanlardır. Atatürk’ün “en büyük eserim” dediği bu Cumhuriyet, işte bu sessiz kahramanların omuzlarında yükselir. Bizler, bu mirasın emanetçileri olarak, ne kadar ilerlersek, O’nun ışığı o kadar parlar.Dolayısıyla, 10 Kasım geldiğinde başımızı eğip O’nu andıktan sonra, ertesi gün yeniden ayağa kalkıp O’nun gösterdiği hedefe doğru kararlı adımlar atmalıyız. Cumhuriyet’e olan minnetimizi, sadece törenlerde değil, günlük hayattaki dürüst, çalışkan ve aydınlık duruşumuzla göstermek, Atamıza vereceğimiz en onurlu cevaptır.
En Büyük Saygı: Yürümeye Devam Etmek
10 Kasım sabahı sirenler çalmaya başladığında, yalnızca trafik değil, sanki zamanın kendisi de bir anlığına durur. O bir dakikalık sessizlik, bir yas değil; bir söz, bir hatırlayış, bir yüzleşmedir. Başımızı eğdiğimiz o anda hissettiğimiz hüzün, yalnızca büyük bir lideri kaybetmenin değil, bize emanet ettiği sorumluluğun ağırlığını bir kez daha omuzlarımızda hissetmenin hüznüdür. Çünkü Atatürk’ü anmak, bir tören değil; bir bilinç halidir. Gerçek saygı, yalnızca sessizlikte değil, o sessizlikten sonra ne yaptığımızdadır. Atatürk’ü anlamak, onun fikirlerini günlük yaşamın içinde yaşatmakla mümkündür. O’nun yolunda yürümek, sadece nutuklarla değil, eylemlerle olur. Borcumuz çelenklerle değil; adaletle, bilimle, liyakatle, dürüstlükle ödenir. Kadının toplumdaki yerini güçlendiren her adım, bir öğrencinin soran gözleri, bir çiftçinin alın teri, bir gazetecinin doğruyu savunan kalemi hepsi bu borcun sessiz ama onurlu ödemesidir.
Atatürk’ün en büyük zaferi, bir savaşın değil, bir fikrin zaferidir. O fikir; cehaletin karşısına aklı, umutsuzluğun karşısına cesareti, karanlığın karşısına bilimi koyan bir fikir… O, bedenen aramızdan ayrılmış olabilir ama varlığı, her sorgulayan akılda, her adil davranışta, her cesur kadında ve her umutla büyüyen çocukta yaşamaya devam ediyor. Çünkü O’nun kurduğu Cumhuriyet, yalnızca bir yönetim biçimi değil, bir yaşam biçimidir. Bugün bizlere düşen görev; o mirası korumakla kalmayıp, onu geleceğe taşımaktır. Her dürüst çalışma, her eğitim başarısı, her özgür fikir bu ülkenin sonsuz yürüyüşüne bir katkıdır. Ve biz biliyoruz ki bu yürüyüş bitmeyecek çünkü O’nun gösterdiği yol, varılacak bir menzil değil, yaşanacak bir ömürdür.10 Kasım’da sirenler sustuğunda, biz yeniden yürümeye başlıyoruz. Yalvaç’ın sokaklarından Türkiye’nin dört bir yanına yayılan o sessiz kararlılıkla, “en büyük saygı”yı gösteriyoruz: durarak değil, ilerleyerek. O’nun gösterdiği yolda, bir adım daha atarak… Çünkü biz biliyoruz ki, Atatürk’ü yaşatmanın en onurlu yolu, onun hayalini gerçeğe dönüştürmeye devam etmektir. Çünkü biz, O’nun bıraktığı emaneti yalnızca korumakla kalmıyor, her gün yeniden büyütüyoruz.
Zeynep AŞIK – İletişim ve Tasarım Uzmanı

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER